Andımız ve Bir Ulusun İnşası

0
264
Andımız ve Bir Ulusun İnşası

Son günlerdeki andımız tartışmalarıyla birlikte çok net görüldü ki, Milliyetçilerin, bilhassa Kemalistlerin bir türlü anlayamadığı bir şey var. “Oradaki Türk kelimesi bir etnisiteyi ifade etmiyor, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk sayılır” diye bir söylev ortaya koyuyorlar. Olayı böyle tarif edince tüm sorunları ortadan kaldıran, reddedilemesi mümkün olmayan, mutlak eşitlik yaratan müthiş bir formül bulduklarını zannediyorlar.

Esasen, parçalanan Osmanlı’nın en azından bir kısmını kurtarabilmek için İslamcılık düşüncesi tutmayınca bölünmeyi önleyici unsur olarak “Dil ve din farkı olmaksızın” tüm ahalinin Türk kabul edilmesi şeklindeki bu yaklaşım çoğulculuktan tektipleştirmeye geçişte direnç üretmemek üzere geliştirilmiş bir formülasyondur. Buradaki Türklük, hem dünyevileştirilmiş bir Müslümanlık ekseninde daraltılmış hem de Orta Asya’dan başlatılmak üzere ırk vurgulu etnik anlamlı bir kuşatmaya uğratılmıştır. O güne kadar Anadolu’da dini referanslar içinde yaşamış farklı milliyetlerden tüm Müslümanlar, Türklük potası içinde eritilmeye çalışılmış, böylece gecikmiş bir uluslaşma süreci tamamlanmak istenmiştir. Gayrimüslimler de “yabancı” unsurlar olarak görülüp her fırsatta azaltılmış, dışlanmış, mülksüzleştirilmiş ve kaçmaya zorlanmıştır. Cumhuriyetin kurucu kadrolarındaki bu tektipleştirici zihniyet ne yazık ki bugün yaşadığımız kronik sorunların temelini oluşturmaktadır.

Nitekim bu Türkleştirme politikalarının yansıması olarak önce Kürtlerin Türkleştirilmesinin planlanması olan 1925 tarihli Şark Islahat Planı devreye sokulur. Kürtlerin Ermenilerden ele geçirdikleri yerlerden çıkarılıp eski yerlerine veya batıya sürülmesi, boşaltılan yerlere de Türklerin yerleştirilmesini emreder. Sadece yöneticilerin değil, 2. Derece memurların dahi Türk olması zorunlu kılınır. Çarşı Pazar dâhil tüm bölgede Kürtçe konuşulması yasaklanır.

Bu planı bir dizi sürgün kanunu ve askeri operasyon takip eder. 1927 tarihli “Eşhasın Şarktan Garba Nakli Kanunu” ve 1932 tarihli “İskân Kanunu” bunların en önemlileridir.

Bu kanunla Türkiye, Türk kültürlü nüfusun artırılması istenen, Türklüğe asimilasyon ve nüfus nakli istenen, boşaltılması ve yerleşime yasaklanması istenen üç bölgeye ayrılır ve bu yönde bir politika izlenir.

Kanunun 10. Maddesi, “Türk tebaası olmayan ve Türk kültürüne bağlı bulunmayan göçebe aşiretlerin fertlerini gereklere göre Türkiye dışına çıkarma keyfiliğini sağlar.

11. Maddesi de “Türk kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında kültürel, askeri, siyasi, sosyal ve güvenliğe bağlı nedenlerle” sürgün yetkisi tanır.

13. Maddesi ise , “Türk ırkından olmayanların serpiştirme suretiyle köylere ve ayrı mahalle ve küme teşkil etmeyecek şekilde kasaba ve şehirlere iskânı mecburidir.” der.

Dönemin yöneticilerinin açıklamaları da izlenen bu politika hakkında şüpheye yer bırakmayacak veriler sunar.

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 1934 tarihli İskân Kanunu’nun amacını; “Bu yasa tek dilde konuşan, bir düşünen, aynı duyguyu taşıyan bir memleket yapacaktır” şeklinde açıklar.

Görüldüğü gibi anayasanın “ırk farkı olmaksızın” tüm ahalinin vatandaşlık itibariyle Türk kabul edilmesi maddesine karşın, dönemin siyaseti üzerinde ağır bir ırkçı hâkimiyet söz konusudur.

Dönemin başbakanı İsmet İnönü, 1925’te şu sözleri söyleyerek bu hâkimiyeti açıkça ortaya koyar; “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”

Yine Başbakan İsmet İnönü Zilan katliamı sonrasında yaptığı bir diğer açıklamada; “Bu ülkede sadece Türk ulusu ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” diyerek kimliklerine hak istemeye kalkanlara sopayı gösterir.

Mustafa Kemal 1926’da Türk Ocakları delegelerine şöyle seslenir: “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz; Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o camiaya dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.

Oysa aynı Mustafa Kemal, kurucu meclisin henüz çoğulculuğunu kaybetmediği Milli Mücadele’nin başlangıç dönemlerinde bambaşka bir dil kullanmıştır.

İmparatorluğun dört bir yanında yaşanan yenilgiler ve toprak kayıpları karşısında Osmanlı aydınlarının savunma refleksi olarak başlayan Türkçülük, kısa bir süre sonra elde kalan tüm coğrafyayı Türkleştirme ve tek bir kimlik üzerinden tahakküm kurma hamlesine dönüşmüştür.

Son günlerde pek çok kişi tarafından sorulan “Andımızdaki Türküm kelimesinin nesinden rahatsız oluyorsunuz?” sorusunun cevabı işte bu tarihsel arka plandır.

Cumhuriyetin kurucu kadrolarından günümüz egemenlerine kadar Türklük kavramı hiçbir dönem bu toprakların kadim kültürlerini, çoğulculuğunu, gerçekliğini kapsayıcı bir üst kimlik olarak tahsis edilmemiştir. Halk için devlet değil, devleti merkeze alarak devlet için bir halk yaratmanın aracı olmuştur. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak bu egemen siyasi dil Türkiye siyasal atmosferini ciddi ölçüde zehirlemiş, hak ihlallerini sıradanlaştırmış; demokratikleşmeden, toplumu devlet karşısındaki hak ve özgürlüklerinden koparan bir işlev görmüştür.

Gerçek anlamda laikleşmeyi, demokratikleşebilmeyi, çoğulculuğu ve hak eksenli bir cumhuriyeti imkânsızlaştırmıştır.

Bugün yaşadığımız tüm demokrasi sorunlarının, tektipleştirmeciliğin, baskıcı gerici örgütlenmenin kökeninde bu egemen tahakkümcü siyasal anlayış yatmaktadır. Hala bu anlayışın bir tezahürü olan andımız gibi “herkesi Türk yapma” ya da “herkese Türküm dedirtme” konusundaki ısrar ancak bu toprakların yakın tarihindeki bu trajedileri bilmemekle ya da onaylamakla mümkündür.

Eğer Cumhuriyetin geçmişteki hak ihlallerini ve bugüne taşınan temel problemlerini aşmak ve daha iyi, yaşanabilir bir cumhuriyet istiyorsak yaşanan olaylara hak ve özgürlükler perspektifinden bakmaktan başka çaremiz yok. İster alt kimlik olsun, isterse bir üst kimlik olsun, hiç kimse ait olmadığı, içselleştirmediği bir kimliğin parçası olmaya zorlanamaz. Ancak bu tahakkümcü anlayıştan sıyrıldığımız sürece sürekli kontrol altında tutulan ve güdülen bir toplum olmaktan kurtulup farklılıkların bilincinde, hak taleplerine yabancılaştırılmamış, demokratik bir toplum olmaya evrilebiliriz.

Yararlanılan Kaynaklar:

Erdoğan Aydın – Milliyetçilik: Türkiye’nin Çıkmazı
Uğur Mumcu – Kürt Dosyası

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here