Ayfer Tunç’un “Aziz Bey Hadisesi” Öyküsü ve Mültecilik

0
32

“Daha şimdiden fenomenolojinin sosyal bilimlere (ama aynı zamanda gündelik siyasal düşünceye de) miras bıraktığı bazı mefhumları terk etmiş ve işin fiziğine adım atmış oluyoruz. Tuhaf bir örnek, şu “fikriyat ithali” iddiasında beliriyor. Sanki bütün tarih insanların, kurumların, bilimlerin, teknolojilerin, yöntemlerin, hukuksal ya da siyasal sistemlerin “büyük güçlerinden” başka bir şey gösteriyormuş gibi, hiç değilse “fikriyat”ın bunların dışında kalması gerekiyormuş gibi davranılıyor. Tanzimat’tan beridir, “fikir ithali”nden başka bir şey yapılmadığı halde, hâlâ bir “yerlilik” varsayımı, hiç değilse bir “miras” olarak dile getirilip duruyor. “İthal fikir” denen şeylerin karşısında sanki “yerli malı” herhangi bir “fikir” varmış gibi, düşünce akımları, özellikle radikal sayılabilecek eleştiriler üretmeye elverişliyseler, “yerli olmamak”la pek kolayca suçlanıyorlar.”

Ulus Baker

Aziz Bey vakur bir adamdı. Hatta öylesine ki dik kafalı, dediğim dedik adamın tekiydi. Hayatında hayatına yön veren tek etken kendisiydi, bir de tanburu… Ah ne maharetli işlerdi ellerinde tamburu, suyun altında kalmış da ciğerleri göğüs kafesine bir bıçak acısı gibi hissettirene kadar yaslanmış haldeyken sudan başını çıkarıp nefes alır gibi hayata sarılırdı tanbur  Aziz Beyin kollarında ve Aziz Bey gerçek aşkı Maryam sanarken aslında yolunda yoldaşı tamburu olmuştu, anladı mı bilinmez… İlk otoritenin kırılmaz sesi çınladığında kulağında Maryam’a giderken bile bilmediği aşkı vardı koltuğunun altında, tamburu…

Aziz Bey’in genç, heybetli bir delikanlı iken babası ile çatışmaları sonucu evi terkedip bambaşka bir ülkeye gitmesi esasen gündeliğimizi pek sık meşgul eden mültecilik hadisesinden pek farklı değil. Doğu’daki genel anlayış ile “Baba – Devlet” hadisesi, ikisine de içkin olan temel fenomen olarak -yani otorite- yaşamın bir çeşit sürdürülemezliği ile özneyi çakıştırdığı an; özne otoritenin uzağına doğru hareketlenmek ister. Bu bizim aslında en ilkel ve en gerçek içgüdümüz olan hayatta kalma meselesinden de çok farklı bir durum değil. Zira mülteci figürü ile Aziz Bey figürü arasındaki hayatta kalma konusu pek farklıdır denilebilir, fakat edebi bir yapıtın metaforik içeriğine girersek bu sorun ortadan kalkacaktır. Aziz Bey’i bir edebi fenomen olarak metaforik ölçekte görmek bu anlamda kıymetlidir. İşte tam buradan hareketle bir Mültecinin bir paradoks olarak karşılaştığı ve onu kendisine katmak noktasında hevesli aksi durumda tehditkar olan silahlı otorite, devlet yahut savaş ortamının başka bir etkeni ile Aziz Bey’in ondan memnun olmayıp onu kendisine benzetmeye çalışmakta olan, kendi normal statüsüne sınırlama gayreti güden babası arasında çok fark gözetemeyiz. Gene aynı denklemle sevdiği ve aslında pek konuşmadığı, sadece birkaç mektup aldığı Maryam’a kavuşmak için bilmediği bir gemiye atlayıp Beyrut’a yola çıkan Aziz Bey ile hakkında çok genel ve içerik olarak az şey bildiği bir ülkeye göç eden ve sonunda otoriteden daha uzak –ki bu yaşama daha yakın olmak anlamını taşır- olma umudunu içerisinde taşımaya çalışan bir birey arasında da dürtüsel ve itkisel büyük bir farktan söz edemeyiz. İkisini harekete geçiren şey de aslında derinlemesine bilmedikleri bir varış noktasına gerçekliğinden fazlaca anlamlar yükleyip yola çıkmalarıdır. En önemli temel benzerlik ise Aziz Bey’in tanburu ile kurduğu iletişim ve bunu her dem meyhanelerde, aslında pek de hazetmediği tipler önünde sergilemesi ve bu şekilde hayata tutunmaya çalışmasıdır. Mandolini onun gerçek aşkıdır aslında ve sırf bu yüzden de herkesin huzurunda onu tutmak istemez Aziz Bey… Bu bir etin birbaşka et veya tin ile kurduğu bir tip aşka benzeyen bir motif değildir, bu bir insanın ömrü boyunca uğruna mücadele edeceği bir aşk biçimidir. Platon  aşık insanın, aşk nesnesi söz konusu olduğunda kör olduğunu söyler.  Aziz Bey’in tamburu ile kurduğu ilişkinin son evresinde hatta onu ölüme götüren dürtüde bu körlük ile karşılaşmak mümkündür. O, orkestrası veya müşterileri hangi şarkıyı isterse istesin tanburu ile acı nameler çalmaktan vazgeçmez. Tanburu dışındaki tüm alana kördür ve yalnız aşkın öznesi olan tanbur ile bir fenomen olarak kendi içindeki iletişime duyularını açmıştır. Bu yüzden yuhalansa da, meyhanede istenmese de, müzisyen dostları sitem etse de bu körlük halinden ödün vermez ki ölümü de bu körlükten ileri gelir. Kendisini üç gün otelde ziyaret eden Maryam’ı, onu Beyrut’ta bir başına bırakan kadını unutmuştur ve dolayısı ile affetmiştir Aziz Bey. Ama önemlisi bunu başarırken ve erdemli bir affın yolunu taşlarla döşerken otelin odasında eli de kulağı da tanburundadır. Bu bir tip yalnızlık değil de aşkın inzivasıdır denilebilir. Bir mültecinin de aslında yanına alıp götürdüğü ve gittiği yerde önüne serip tekrar kavuşacağı bohçasında yahut kesesinde gizlediği o aşk da özgür olma hayalidir. Ona kavuşmak istediği her an özgür yani temelde içgüdüsel deviniminde yaftalanır.  Bu yüzden de o arzuyu insanların önüne sermekten kaçar yavaş yavaş. Binlerce tutsağın önünde onu ortaya koyduğunda gittiği herhangi bir ülkenin herhangi bir sokağında, türlü yaftalarla ve küfürlerle gene onu heybesine almak ister. Bir yandan da çektiği sıkıntılar bir anlam taşısın, artık yaşadığı yer bir savaştan uzak olduğunu anlasın diye inadına koyar onu ortaya ve gene onu sunduğuna pişman olur. Mültecinin paradoksu da bu sıkışmışlık, bu yalnızlaşmadır. Aziz Bey’in müzikten anlamayan sonradan görmelerin alkışlarında hissettiği tiksintiyi, kendi hapisanesinde başka mahkumları mahkumiyetinin suçlusu ilan eden binlerce insan küfürlerinde hissettirir mülteciye. Aziz Bey sadece tanburuna içinden geldiği gibi sesleri çıkarttırmak ister, alkıştan da ömrünün sonundaki küfürden de uzak kalmak ister.  Bir mülteci de karışmak ister hayata, ona da küfür  de alkış da dokunur tıpkı Aziz Bey gibi, kendince olmak ister, hayattaki herhangi birey gibi, içinden geldiğince yaşamak…

Aziz Bey’in gemiye bindiği ve iş karşılığı Beyrut’a gitmek konusunda anlaştığı anda başlayan fragman çok belirleyici psikozlar içerir. Gemi’de kendi üsleri onun endamından, sert duruşundan, bakışından ilk etapta çekinirler ve ona iş buyurmaya çekinirler. Gemi limana yaklaştıkça artık Aziz Bey iyice malup rolüne girmiştir. Ne bakışlarındaki sertlik kalmıştır ne de endamında özgüven. O artık kendi etine de yaşamına da yabancılaşmıştır ve karşılaşacağı şey bir arzudan, bir umuttan çok onun için bir bilinmezlik girdabına dönüşmüştür. Girdabın odağına ne kadar yaklaşırsa dalgalar o denli suratına sert vurmaya başlar ve Aziz Bey boğulur yavaş yavaş. Gemiden indiğinde İstanbul’un bu bıçkın delikanlısı yerinde karşımıza bilmediği ağızlardan çıkan bilmediği sözcükler tarafından tarumar edilmiş bir muharip görürüz. İşin en acıtan kısmı budur. Eski İstanbul’lu ve İstanbul aşığı bir Ermeni ile ahbap olana dek de sürer bu mahrurluğu… Onunla da ilişkisini sürdürmek için yine onun meyhanesinde tanburunu sunar. Bir şekilde bedel ödemeden sürdüremez hayatını Aziz Bey ve bir mülteci olduğunu asıl o zaman anlar. En önemlisi de İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalmış ve İstanbul’u kendisi kadar seven bu dostuna denk gelmeden önce pek de farkında değildir bu durumun. Ötekiler, ötekilere ancak öteki olduklarını en net bir biçimde anlatabilirler.

Aziz Bey İstanbul’da özgür bir adam olduğunu hissedemediği için yola çıktığında vardığı yerde yeniden özgür olamadı, hatta yeniden İstanbul’a döndüğünde bile… Aziz Bey’in tek şansı ona “Evine dön” diyen bir nefret topluluğa değmemesiydi aslında. Aziz Bey yanında tanburu varken Berutta da İstanbulda da evindeydi çünkü. Yani ona kimse “Evine Dön” diyemedi. Yanımızda dünyada nefes alacak yer arayan onlarca Aziz Bey’in de evi nefes aldığı, arzusunu yitirmediği her yerdir. Aziz Bey’e iç burkarken mültecilere cani olabilmemizin yolu aslında kendi tutsaklığımızın sebebini en kolay yoldan üzerimizden atmaktan başki birşey değil ki bu nefretin bile iki yüzlücesi demek; sıradan bir nefretten daha adice ve acımasızca. Biraz daha anlamaya çalışsak göreceğiz ki Aziz Bey’in İstanbulda da Beyrutta da karşılaştığı tipler en az Aziz Bey kadar özgürlerdi ve en az Aziz Bey kadar tutsaklardı. Beyrutlular ne Aziz Bey yüzünden tutsaktılar ne de Aziz Bey onlardan daha özgürdü. “Beyrutlulardan çalanlar yoksul ve yabancı olanlar değildiler, Beyrutlulardan çalanlar Beyrutlulardı ve çok zengindiler”.

 

Hakan Küçük

 

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

Bildir
wpDiscuz