1. Üye olmak 30 saniye!

Siyaset felsefesi

Konusu 'Felsefe' forumundadır ve Demokritos tarafından 27 Nisan 2011 başlatılmıştır.

  1. Demokritos

    Demokritos Yönetici Staff Member

    Katılım:
    19 Mart 2011
    Mesajlar:
    1.183
    Beğenilen Mesajlarınız:
    6
    Ödül Puanları:
    38
    A. SİYASET FELSEFESİNİN KONUSU

    1. Siyaset Felsefesinin Temel Kavramları
    2. Siyaset Felsefesinin Temel Soruları

    B. SİYASET FELSEFESİNİN İKİ ANA PROBLEMİ

    1. Karmaşa-Düzen-Ütopya
    2. Birey ve Devlet

    A. SİYASET FELSEFESİNİN KONUSU

    Siyaset (politika) Arapçadan Türkçeye geçmiş bir sözcüktür. "Elden ele geçen güç", "iktidar" anlamına gelir. Politika sözcüğü ise eski Yunancada "kent devleti" anlamındaki polis sözcüğünden gelmektedir. En geniş anlamıyla siyaset Aristoteles'in "Politika" adlı eserinde belirttiği gibi yurttaşların toplumu ilgilendiren işlerle ilgili olarak yaptığı her peydir.

    Tarihsel süreçte siyasetle ilgili değerlendirmeleri karşıt iki kümede toplamak olanaklıdır:
    a) Siyaset, toplumsal sınıflar arasında içten içe bir mücadeledir. Amaç, iktidarı ele geçirmektir.
    b) Siyaset, toplumda birliği sağlamak, özel çıkarlara karşı koyarak genel yararı ve ortak iyiliği gerçekleştirmektir.

    Bu iki görüşten her birinin gerçeğin bir yönünü yansıttığı söylenebilir. Nitekim Fransız siyaset bilimcisi Maurice Duverger (Moris Duverje) siyaseti şöyle belirtmektedir: "Siyaset (politika) hem bir çatışma ve iktidar kavgasıdır hem de toplumun tüm üyelerinin yararına olabilecek bir düzen yaratma aracıdır." Günümüzde birçok düşünür siyaseti kısaca ülke, devlet, insan yönetimi biçiminde tanımlamaktadır.

    Siyaset daha çok demokratik rejimlere özgü bir etkinliktir. Çünkü monarşilerde ve diktatörlüklerde halkın, devlet ve toplum işleriyle ilgili olarak yapabileceği pek bir şey yoktur. Bu bakımdan siyaset, insanların birbirleriyle "yurttaş" olarak ilişki içinde bulundukları toplumların ürünüdür.

    Siyaset hem siyaset biliminin hem de siyaset felsefesinin konusunu oluşturur; ancak bu iki bilgi dalının siyasete yaklaşımları farklıdır.

    Siyaset bilimi, her bilim gibi olanı inceler, olguların nedenlerini ve nasıllarını araştırır. Konusu içerisine başta devlet olmak üzere siyasal kurumlar, siyasal rejimler (krallık, diktatörlük, demokratik yönetim vb.), bu kurumların ve rejimlerin oluşmasında ve işlemesinde rol oynayan tutum ve davranışlar girer. Bu bilim dalı, konusuna giren tüm kurum ve olguları, diğer toplum bilimlerinin yararlandıkları bilimsel yöntemlerle araştırır.

    Siyaset felsefesi ise olması gerekeni inceler; çünkü siyaset alanına ilişkin sorular ancak olması gereken üzerine düşünme yoluyla yanıtlandırılabilir. Bu bilgi dalının öncülerinden sayılan Alman filozof Christian Wolff (Kristiyan Volf, 1679-1754)'a göre; "Siyaset felsefesi insanı, toplu hâlde ve yerleşik düzene geçmiş bir konum içinde yaşayan varlık olarak ele alan felsefe disiplinidir." Siyaset felsefesi siyasal otoriteyi, bu otoritenin oluşumunu, kaynağını, gücünü nasıl sürdürdüğünü, siyasal otoriteyle birey arasındaki ilişkiyi ve bunların daha "iyi" ve daha "adil" bir duruma gelip gelemeyeceğini inceler. Başka bir deyişle siyaset felsefesi, siyaset olgusunu çağdaş ve aktüel sorunları çıkış noktası yaparak temellendirmeye, yani nesnel bir ölçüte ya da ölçütlere dayandırmaya çalışan felsefe dalıdır.

    1. Siyaset Felsefesinin Temel Kavramları
    Her felsefe disiplini gibi siyaset felsefesi de kavramlarla çalışır. Bundan dolayı bu felsefe dalının da öncelikle kavramlarını açık seçik bir duruma getirmesi zorunludur. Siyaset felsefesinin önemli temel kavramları şunlardır: birey, toplum, sivil toplum, devlet, iktidar, yönetim, meşruiyet (yasallık), egemenlik, hak, hukuk, yasa, bürokrasi. Bu kavramlardan bazılarının tanımını vermekle yetinirken birkaçını biraz ayrıntılı olarak açıklayacağız.

    Birey (fert), siyaset felsefesinde tek insan anlamına gelir. Bireyin temel özelliği, toplum içinde, toplumla birlikte yaşayan ve ona az ya da çok bağımlı olan "toplumsal varlık" oluşudur.
    Toplum, temel ve toplumsal gereksinimlerini karşılamak için birbirleriyle ilişki kuran, birbirlerini etkileyen, ortak bir kültürü paylaşan, belirli bir bölgede bir arada yaşayan insan topluluğudur.
    Sivil toplum, batıda totaliter rejimi olan devletlerin uygulamalarına karşı "devlet karşıtlığı" anlayışını yansıtan bir siyasal terim olarak ortaya çıkmıştır. Çağdaş anlamıyla sivil toplum, yurttaşların kararlara katılmasıyla oluşturulan ve yönetilen bir düzeni dile getirir. Bu terimi daha geniş olarak "Sivil toplumun anlamı nedir?" başlığı altında ayrıca ele alacağız.

    Devlet, sınırları belli bir toprak parçası üzerinde örgütlenmiş, egemenlik içinde yaşayan, benzerlerince tanınan bir topluluğun dış dünyaya karşı manevî kişiliğini ve bağımsızlığını temsil eden bir örgüttür. Siyasal ve hukuksal niteliği olan bir kurum olarak varlık nedeni, ülke içinde güvenliği ve toplumsal ilişkilerin adalete (insan haklarına) dayanmasını sağlamaktır. Toplumsal iş bölümünde yurttaşlardan bazılarının belirli sürelerle görev aldığı bir organlar bütünüdür.
    İktidar: Geniş anlamıyla iktidar, kendi istencini (iradesini) egemen kılabilme, bir işi yapabilme gücüdür. Siyasal anlamda iktidar ise bir toplumda egemenliği ellerinde bulunduranları dile getirir ve onlara devlet gücünü kullanma yetkisi verir.

    Yönetim: Bir kurumu, -söz gelimi devleti- saptanan ilke ve amaçlara göre çalıştırma, yönetme anlamına gelir.

    Meşruiyet (yasallık, yasaya uygunluk); eylemin yazılı yasaya, pozitif hukuka uygunluğunu belirten bir kavramdır. Bir eylemin meşru (yasal) sayılması için ahlâkî olması gerekmez. Eylemin pozitif hukuka uygun olması meşruluğu için yeterli sayılır.

    Egemenlik: Devlet, üç temel öğeden oluşmuştur. Bunlardan biri insan topluluğu, diğeri sınırları belirli bir ülke, üçüncüsü de egemenliktir. Egemenlik, devleti devlet yapan güç tür. Başka bir deyişle iktidar olmaktan doğan gücü kullanmak, emir almadan emredebilmektir. Egemenlik devlet gücü olduğuna göre, devlet içinde onun üstünde ya da ona denk bir güç söz konusu olamaz.

    Egemenliğin içe ve dışa yansımaları şöyle belirtilebilir:
    • Devletin egemenlik hakkı ülke içinde sınırlandırılamaz; ancak bu, devletin egemenlik hakkını kullanan siyasal iktidarın yetkilerinin sınırlandırılamayacağı anlamına gelmez. Nitekim gelişmiş ülkelerin hemen tümünde siyasal iktidarın yetkileri çeşitli organlar (meclis, hükümet, yargı vb.) arasında bölüştürülerek sınırlanmıştır.
    • Egemenlik hakkı devlete emretme, para basma, ordu ve zabıta güçleri oluşturma vb. yetkilerini verir.
    • Egemenlik, devletin diğer devletlere karşı bağımsızlığını belirtir. Bir devletin bağımsızlığı, genel olarak öteki devletlerce tanınmasıyla belirginleşir.
    Emretme, para basma, ordu ve zabıta güçleri oluşturma bağımsızlığın maddî öğeleridir. Bağımsızlığın manevî öğesi ise meşruiyettir. Daha önce belirttiğimiz gibi meşruiyet, iktidarı elinde bulunduranların yönetme gücünü pozitif hukuktan alması ve halk tarafından da genel kabul görmesidir.

    Hak: Bu kavram, yerine göre iki anlamda kullanılır. Birinci anlamda hak, başkasından istenebilecek olan peydir. Bu anlamda "başkasının bizden isteyebileceği şey" anlamına gelen ödev in karşıtıdır. Örneğin, okul kitaplığından kitap almak hakkımızdır. Aldığımız kitabı örselemeden ve zamanında geri vermek ödevimizdir.
    İkinci anlamda hak izin verilmiş olan ya da yasaklanmamış olan edimlerde bulunma serbestisidir. Bu anlamdaki hak; yasa, tüzük, yönetmelik ve ahlâk kurallarından kaynaklanır. Kişinin "düşünce ve kanılarını özgürce yayma hakkı"nda olduğu gibi. Her iki anlamda da hak kavramı zorlama ve şiddet kavramlarına karşıttır.

    Hukuk: İnsan, Aristoteles'in belirttiği gibi toplumsal bir varlıktır. Topluluk içinde yaşamak, insanlar için bir zorunluluktur. Bu da birtakım kurallara uymayı gerektirir. İşte, toplumsal ilişkileri düzenleyen, uyulması zorunlu kurallar topluluğuna hukuk denir. Hukuk, çeşitli çıkarlar ya da iktidar kaygısıyla kendiliğinden belirlenen toplumsal ilişkilere (rol ilişkileri, kurumlar arası ilişkiler) ait düzenlemelere adaleti getirmeyi amaçlar. Hukuk kuralları tanımdan da anlaşılacağı gibi yaptırımlarla güçlendirilmiştir. Hukuka aykırılık her zaman bir yaptırımla karşılaşır. Hapis, para cezası, meslekten alıkoyma gibi.

    Yasa: Hukukta olduğu gibi siyaset biliminde de yasa denilince, bireyler arası ilişkileri düzenlemek amacıyla devletçe konulmuş kurallar anlaşılır. Bu açıdan bakıldığında yasa, insan etkinliğini dışarıdan düzenleyip yöneten buyruk nitelikli bir kurallar sistemidir.
    Bürokrasi: Kamu hizmetlerinin çalışan elemanları, memurlardır. Bunların aşamalı (hiyerarşik) bir biçimde oluşturduğu topluluk "bürokrasi" diye adlandırılır. Bürokrasi, belirli bir düzeye ulaşmış toplumlarda zorunlu bir kurumdur; çünkü ancak onun varlığıyla işler düzenli olarak yürütülebilir. Ne var ki bazı ülkelerde giderek genişleyen bürokrasi, işleri kolaylaştıracak yerde zorlaştıran, gelişimi önleyen hantal bir yapıya dönüşmüştür.

    2. Siyaset Felsefesinin Soruları
    Siyaset felsefesinin ele aldığı sorulardan bazıları şunlardır:

    • Devletin varlık nedeni, işlevi ve sorumluluğu nelerdir?
    • İktidar kaynağını nereden alır?
    • Devlet istikrarının koşulları nelerdir?
    • Egemenliğin kullanılış biçimleri nelerdir?
    • Sivil toplumun anlamı nedir?
    • Devletin koyduğu yasalarla adalet ve hak gibi yüksek ahlâkî değerler arasında nasıl bir bağlantı vardır?
    • Meşruiyetin ölçütü nedir?
    • Bireyin temel hakları nelerdir?
    • Temel hakların güvenceye alınabilmesi için nasıl bir örgüte gereksinim vardır?
    • Bürokrasiden vazgeçilebilir mi?
    • En iyi yönetim şekli hangisidir?

    Düşünce tarihinde bunları ve başka soruları yanıtlandırmaya çalışmış çok sayıda düşünür vardır. Ancak çözümlenmeyi bekleyen sorunlar her dönemde başka olduğundan, günümüzün siyaset felsefesi çağdaş devlet, toplum ve insanı yakından ilgilendiren soruları ele almak durumundadır. Örnek olmak üzere yukarıdaki sorulardan bazılarını açıklayalım.

    İktidar Kaynağını Nereden Alır?
    Çağdaş devlet; ülke, ulus, iktidar ve egemenlik öğelerinden oluşan büyük bir kurumdur. Devletin bir öğesi olan iktidar ise toplumdaki bireyler üzerinde devlet gücünü kullanma yetkisidir. Başka bir deyişle siyasal iktidar toplumu yönetme gücüdür. Bu bakımdan siyasal iktidardan yoksun bir devlet düşünülemez.

    Kuşkusuz hiçbir siyasal iktidar sadece güç kullanarak varlığını sürdüremez. Bir siyasal iktidarın tutum ve buyrukları, toplum bireylerinin inanç, çıkar ve değer yargılarıyla ne kadar çok çakışırsa iktidar o ölçüde meşruiyet (ya- sallık) kazanır ve buyruklarına karşı çıkanların sayısı azalır.
    İktidarın kaynağı sorununu ele alanlardan birisi Alman siyaset felsefecisi Max Weber (Maks Veber, 1864- 1920)'dir. Weber, otorite (buyurma gücü) türlerini; a) Geleneksel otorite, b) Karizmatik otorite ve c) Hukuksal otorite olmak üzere üçe ayırmıştır.

    a. Geleneksel otorite: Bu otorite türü, gelenek ve göreneklerin egemen bulunduğu, değişme ve gelişmenin çok yavaş olduğu durağan (statik) toplum ve kurumlarda görülür. Feodal toplumlarda ve ataerkil aile tipinde bu otorite geçerlidir. Bu türden toplum ve kurumlarda otoritenin kaynağı gelenekler ve yerleşik inançlardır. Örneğin; ölen hükümdar, şeyh ya da atanın yerine genellikle büyük oğlu geçer.
    Geleneksel otorite kapsamında yer alan krallık ve imparatorluklarda iktidar dinsel temele dayanır. Teokrasi denilen bu yönetim biçiminde egemenliğin tanrıda olduğuna, insanların Tanrı buyruklarına uygun tarzda yaşamaları gerektiğine inanılır. Yöneticinin de tanrının yeryüzündeki temsilcisi olduğu ve toplumu Tanrı adına yönettiği kabul edilir.

    b. Karizmatik otorite: Karizma; "lütuf, etkileyicilik, büyüleyici özellik" anlamına gelir. Karizmatik otorite, liderin sahip olduğuna inanılan olağanüstü niteliklerden doğar. Çoğu zaman bu niteliklerin o liderde var olup olmadığı araştırılmaz; ama var olduğuna inanılır. Karizmatik otoritede iktidarın kaynağı doğrudan doğruya liderin özellikleri ve eylemleridir. Bu nedenle karizmatik otoriteye dayalı her iktidarı olumlu saymak mümkün değildir. Örneğin; Hitler, iktidarında ırkçılığı benimseyerek insanlığı acıya ve yıkıma sürüklemiş; Nelson Mandela ise Güney Afrika Cumhuriyeti'nde ırkçılığın sona erdirilmesi için uzun yıllar mücadele etmiş ve 1994 yılındaki ilk demokratik seçimlerde cumhurbaşkanı seçilmiş karizmatik liderlerdir,

    [​IMG]

    Resim 6.1: Max Weber, yöntem bilimi (metodoloji), din ve siyaset sosyolojisi üzerine araştırmalarıyla tanınmış bir sosyologdur.

    c. Demokratik ya da hukuksal otorite: Bu otorite ne geleneklerden ne de liderlerin olağanüstü niteliklerinden kaynaklanır. Onun kaynağı insanların doğal yeti, nitelik ve gereksinimlerinden doğan yazılı kurallar, yani hukuktur. Hukuk kuralları yönetilenleri olduğu gibi yönetenleri de bağlar.
    Demokratik otoritede iktidarın kaynağını akıl ve hukuk oluşturur. Yöneticiler belli kurallara göre iktidara gelirler, belirli sınırlar içerisinde yetkilerini kullanırlar ve belirli kurallara göre iktidardan ayrılırlar. Bunun yolu seçimdir. Bu iktidar türüne ve buradaki otoriteye demokratik denilişinin nedeni, iktidarı kullanacak olanların halk tarafından belirlenmesidir.

    Görüldüğü gibi iktidarın geleneksel, karizmatik ve demokratik olmak üzere "meşru" üç kaynağı vardır. Bunların dışındakiler, hükümet darbesi ve siyasal rejim değişikliğinde görüldüğü gibi "zor ve kaba kuvvet"e dayandıklarından, en azından başlangıç dönemlerinde "meşru" sayılmazlar.

    Bireyin Temel Hakları Nelerdir?
    İnsan hakları terimi, tüm insanlara, insan oluşlarından ötürü tanınması gereken hak ve özgürlükler bütününü, daha doğru bir deyişle "ideal"ini ifade eder. Çünkü toplumsal yaşamda bu idealin ancak bir bölümü gerçekleşe-bilmektedir. Gerçekleşenler de türlü nedenlerle sınırlandırılmaktadır.
    Bireyin temel hakları; 1) Kişisel haklar, 2) Toplumsal ve ekonomik haklar, 3) Siyasal haklar olmak üzere üç kümede toplanabilir.

    Birinci kümede yer alan kişisel haklar, bireyi topluma, özellikle de devlet gücüne karşı koruyan, ona bir tür dokunulmazlık sağlayan haklardır. Bunlara koruyucu haklar da denir. Bunların en başta geleninin yaşama hakkı ile düşünce özgürlüğü olduğu söylenebilir.
    İkinci kümede, bireyin devletten isteyebileceği toplumsal ve ekonomik haklar yer alır. Burada birey, artık korunma durumunda değildir. Bir yurttaş olarak kendisi için bazı şeylerin yapılmasına hak kazanmıştır. Bu bakımdan bu haklara isteme hakları denir. Çalışma hakkı, eğitim görme hakkı, sağlık hakkı, mülkiyet hakkı, sendikalaşma hakkı gibi.

    Üçüncü kümede ise siyasal haklar toplanmıştır. Bunlar yurttaşın devlet yönetimine katılmasını sağlar. Bundan ötürü bu haklara katılım hakları denmektedir. Yurttaşlık hakkı, seçme ve seçilme hakkı bunların en önemlileridir.
    Özellikle 20. yüzyıldan başlayarak yeryüzündeki tüm insanların aralarındaki ırk, renk, dil, din, cinsiyet farklarına bakılmaksızın temel haklardan eşit biçimde yararlanabilmeleri giderek artan bir hızla gerçekleşmektedir. Nitekim günümüzde bireyin temel hakları devletlerin ulusal sınırlarından bağımsız olarak ele alınabiliyor. Örneğin, temel haklarla ilgili bir konuda haksızlığa uğradığı savına kendi ülkesinde olumlu yanıt alamayan bir kişi, davasını devletlerarası yargı organlarına götürebiliyor.

    Bürokrasiden Vazgeçilebilir mi?
    Bürokrasi, dilimize Fransızcadan geçmiş büro ile eski Yunancada egemenlik anlamına gelen krasi sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuş bir terimdir. Günlük dildeki "kırtasiyecilik" anlamında kullanıldığında, işlerin yapılışında şekilciliğe ve kuralcılığa aşırı önem veren yönetim mekanizmasının yarattığı verimsizliği ve kaynak savurganlığını dile getirir. Kırtasiyecilik sözüyle bürokrasinin olumsuz yanı vurgulanır.
    Siyaset felsefesinde kamu hizmetlilerinin (memurların) aşamalı (hiyerarşik) bir şekilde oluşturduğu topluluğa bürokrasi denmektedir. Bürokraside görevliler, kimilerine göre ast, kimilerine göre üst konumundadırlar. Her görevli bir üsttekinin, yasalara uygun olarak verdiği buyrukları yerine getirmek durumundadır. Bu yönüyle bürokrasi, ast-üst ilişkilerinden oluşan bir piramit görünümündedir.

    Günümüzde bürokrasi devlete özgü bir olgu olmaktan çıkmıştır. Özellikle sanayi toplumlarında büyük girişimler (teşebbüsler), siyasal partiler, gazeteler vb. bürokratik bir yapıya sahiptir. Bu bakımdan, bürokrasiden kaynaklanan sorunlar devletin yanında özel sektörü de etkilemektedir. Bürokrasiye yöneltilen eleştirilerden bazıları şunlardır:​
    Seçimle gelen siyasal iktidar gidici, oysa atamayla gelen "memurlar ordusu" kalıcıdır. Gidici olduğunun bilincinde olan hükümetler işleri hızlandırmak isterlerken, halk önünde sorumlu olmayan, ama iş güvenliğine ve gelecek güvencesine sahip olan bürokrasi, kendi ayrıcalıklarını koruma ve kendi kurallarına göre ağır çalışma eğilimindedir.
    Üst düzey bürokratları konularında uzman, deneyimli kimselerdir. Göreve geçici olarak gelen siyaset adamları ise genellikle konuya yabancıdırlar. Bu da ağırlığın bürokrasiye kaymasına yol açmaktadır.

    Kapitalist bir toplumda bürokratların hangi toplumsal sınıftan geldiğinin önemi yoktur. Onlar sağladıkları olanaklarla halktan kopmakta ve çıkarları, egemen sınıfın çıkarlarıyla bütünleşmektedir.

    Sosyalist ülkelerde ve otoriter rejimle yönetilen az gelişmiş ülkelerde üst bürokratların ücretleri halkın kazancıyla karşılaştırılamayacak kadar yüksek olabilmektedir. Ayrıca sosyalist rejimlerde "devlet bürokrasisinin yanı sıra "parti bürokrasisinin de çok güçlendiği ve devletin gerçek yöneticisi konumuna yükseldiği görülmektedir.

    Bürokrasi olgusunu sistemli şekilde inceleyen Max Weber çağdaş toplumlarda bürokrasinin oynayabileceği rolü "Bürokrasi, siyasal iktidarların aldıkları kararları, ölü metinler durumuna düşürebilme gücüne sahiptir." diyerek çarpıcı bir biçimde dile getirmiştir.

    Bu eleştiriler, kuşkusuz bürokrasiden vazgeçilebileceğini göstermez. Gene Weber'e göre çağdaş toplumların bürokratikleşmeleri kaçınılmazdır ve bürokrasi, örgütlenmenin en akılcı örneklerinden biridir. Ona bu özelliği kazandıran başlıca etkenler de şunlardır:​

    • Yasal kurallara ve yaptırımlara dayanması,
    • Sürekliliği olan bir görevliler kadrosu,
    • Yazılı belgelere ve işlemlere dayanan çalışma geleneği,
    • Mevki ve yeteneğe göre verilmiş yönetim yetkisi ve sorumluluğu,
    • İş bölümü ilkesine dayalı görev dağılımı.

    Çağdaş toplumlarda bürokrasiden vazgeçmenin olanaksız olması, çabaların, olumsuzlukları giderici yönde odaklaşmasına yol açmıştır. Bu da devletin yönetim işlevinin eşitlik, özgürlük, toplumsal adalet, yararlılık gibi bir-takım yüksek değerler doğrultusunda gerçekleştirilmesini gerekli kılmaktadır.

    Sivil Toplumun Anlamı Nedir?
    Sivil toplum, batıda baskıcı (totaliter) yönetimlerin uygulamalarına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Günümüzde de daha çok, batının kültür ve endüstri alanında gelişmiş ülkelerinde gözlemlenmektedir. Dolayısıyla "sivil toplum" batıdan aldığımız bir siyasal terimdir. Yaygın anlayışa göre, bu terimle toplumun devlet kurumlarının dışında kendi kendini yönlendirmek için oluşturduğu demokratik yapı anlatılmak istenir. Görüldüğü gibi sivil toplum terimindeki "sivil" sözcüğünün karşıtı çoğu kez sanıldığı gibi "askerî" değildir.

    Ülkemizde cumhuriyetle başlayan çağdaşlaşma hareketi sivil topluma geçiş girişimi olarak nitelendirilebilir. Toplumun sivil topluma dönüşebilmesi için devletin de hukuk devletine dönüşmesi gerekir. Ancak hem "sivil toplum"un hem de "hukuk devletinin gerçekleştirilmesi, amaçlanan bir idealdir. Uygulamada ise ne sivil toplum olması gerektiği gibi sivildir ne de devlet, olması gerektiği gibi tam bir hukuk devletidir.

    Sivil toplum ile devlet karşı karşıya, farklı çıkarları olan iki taraf olarak görülmemelidir. Felsefe profesörü İonna Kuçuradi'ye göre, devleti güçlü, ezen; sivil toplumu ise zayıf, savunmada olan varlıklar olarak gören anlayış batıdaki baskıcı yönetim biçimlerinden kalma bir mirastır. Ona göre çağdaş anlamda sivil toplum terimi, oluşmasında ve yönetilmesinde yurttaşların payı olan bir düzeni dile getirir. Toplumun demokratik yönetim talepleri ile sivil toplum birbirinden ayrı düşünülemez. Buna göre sivil toplumu oluşturan yurttaşlar da neler yapmak gerektiği konusunda en uygun çözümü bulmak amacıyla düzenin yönetimine eleştirel bir tutumla katılabilme gücüne sahip bireylerdir. Sivil toplumun bu güce sahip olabilmesi demokrasinin bir amaç değil, yaşama biçimi olarak ele alınmasını gerektirir. Bu da yalnızca seçime bağlı (elektoral) değil, daha çok katılımcı bir demokrasiye işaret eder.

    Sivil toplum terimi; yalnızca istek, özlem ve haklarını devlete karşı koruyan bir toplumu ifade etmez. Devletin varlık nedeni insan haklarına uygun hukuksal düzenlemelerle toplumsal ilişkilerde adaleti (insan haklarını) gerçekleştirmektir. Sivil toplumdan, devletin, bu temel amacına aykırı uygulamalarına karşı sesini duyurabilen bir toplumu anlamak daha doğru olacaktır. Sonuç olarak sivil toplumu oluşturan başlıca öğelerin şunlar olduğu söylenebilir: düşünce özgürlüğü, hoşgörü, çoğulculuk, bağımsız tavır alma, siyasal katılım ve devletin denetlenmesi yönünde etkili olabilecek güçte özerk bir örgütlenme.

    image097.jpg

    Resim 6.2: Türkiye Bilimler Akademisi şemsiyesi altında, Tarih Vakfı ile Türkiye İnsan Hakları Vakfının yönetiminde gerçekleştirilen "ders kitaplarında insan hakları projesi" kapsamında yayımlanan kitaplardan bazıları
  2. Demokritos

    Demokritos Yönetici Staff Member

    Katılım:
    19 Mart 2011
    Mesajlar:
    1.183
    Beğenilen Mesajlarınız:
    6
    Ödül Puanları:
    38
    B. SİYASET FELSEFESİNİN İKİ ANA PROBLEMİ

    Siyaset felsefesinin iki ana problemi vardır. Bunlardan biri "düzen ve devlet", diğeri "birey ve devlet" ilişkisidir. Önce birinci problemi açıklayalım.

    1. Karmaşa - Düzen - Ütopya
    Çağımızın siyaset bilimcisi Maurice Duverger "Siyasal Rejimler" adlı eserinde en küçüğünden en büyüğüne, en ilkelinden en gelişmişine, en geçicisinden en süreklisine kadar bütün toplumsal gruplarda yönetenlerle yönetilenler arasında köklü bir ayırım olduğunu ve bir yanda emreden, öte yanda itaat eden kişilerin bulunduğunu öne sürer. Ona göre insanlığın ilk çağlarında böyle bir yöneten ve yönetilen farklılığının bulunmadığını savunanların görüşleri "parlak bir varsayım"dan öteye geçmez. Duverger şöyle der: "Kesin olan bir şey varsa o da şimdiye kadar incelenmiş, ilkel denen her toplumda bireyselleştirilmiş iktidar izlerinin bulunmasıdır. Adına ister din adamları, ister sihirbazlar, ister ihtiyarlar heyeti densin her zaman küçük bir grup buralarda bütün toplumun yönetimini elinde bulundurur."

    Tarihsel gerçeği yansıttığını sandığımız yukarıdaki görüşlere katılırsak karmaşa hâlinde yaşamını sürdürerek varlığını korumuş bir toplumun olamayacağını söyleyebiliriz. İnsanların uzun bir süre karmaşa hâlinde yaşamış oldukları iddiasını da temellendirilmemiş bir varsayım olarak kabul edebiliriz.

    Karmaşa hâlinde toplum yaşamının sürdürülememesi, toplumsal düzenin kurulmasını zorunlu kılmıştır. Düzen; belirli bir toplumda, bir arada yaşamayı olanaklı kılan ilişkilerin, o toplumun gereksinimlerine uygun olarak hukuk temelleri üzerine kurulmasıdır. Ne var ki devlet, belli bir grup ya da sınıfın çıkarlarına göre de yönlendirilebilen bir kurum olduğundan, kurulu toplumsal düzen, toplum gereksinimlerini yansıtmayabilir. Bu gibi durumlarda bazı düşünürler haksızlıkları giderecek, adaleti sağlayacak, sömürüyü önleyecek ve insanları daha mutlu kılacak toplum biçimleri tasarlamışlardır. Nesnel koşullardan ve toplumsal yasalardan değil de adalet, eşitlik, özgürlük gibi soyut birtakım ilkelerden türetilen ve gerçekleşmesi mümkün görülmeyen, başka bir deyişle "düş" olarak kalacak olan toplum biçimine siyaset terminolojisinde "ütopya" denmektedir. Ütopya terimi, İngiliz düşünürü Thomas More (Tomas Mor, 1478-1535)'un hiçbir yerde uygulanamayan anlamına gelen, "Utopia" adlı eserinden gelmektedir.

    a. Düzenin Gerekliliği ve Devlet
    İnsanın iki kutuplu bir varlık olduğu söylenebilir; çünkü insan hem iyi hem kötü, hem zalim hem sevecendir. İnsanda başkalarının haklarına saygı göstermenin yanında, onları hiçe sayma eğilimi de vardır. Bunlardan hangi-sinin üstün geleceğini, önceden kestirmek de mümkün değildir. Gerçi insanın içinde "vicdan" dediğimiz bir uyarıcı, bir yönlendirici vardır. Ama vicdan kişinin yapıp ettiklerini iyiye, doğruya ve güzele yöneltmede yetersiz kalır; çünkü zorlama gücünden yoksundur. Bu nedenle toplumsal yaşamda vicdanın yerine geçecek bir güce, bir düzene gereksinim duyulmuştur. İşte bu güç devlettir.

    Devlet kimine göre "en büyük kurum", kimine göre "kurumlar kurumu"dur. Kısaca, devlet toplumsal yapının doruğudur. Temel özelliği bütün kurumlardan üstün oluşudur. O, bu özelliğiyle yasalar koyar, buyruklar verir. Devletin sınırları içinde yaşayan herkes, yürürlükte olan yasalara uymak zorundadır, uymayanlar cezalandırılır. Devletin cezalandırmak için zor kullanma hakkı vardır, tüm güvenlik güçleri devletin emrindedir. Yasalar iyi, adil, akla ve gerçeğe uygun oldukları için değil, devletin buyrukları oldukları için yürürlüktedir. Bu açıdan bakıldığında devlet, belli bir yaşama biçimini belki de zorla kabul etmiş olan insanların oluşturdukları siyasal bir kurum görünümündedir.

    Devlet en büyük kurum olmasına karşın, onun iktidarının da sınırları vardır. Ülke içindeki ekonomik güçlerin, askerî ve dinsel örgütlerin, siyasal partilerin, üniversitelerin, işçi sendikalarının, kısaca her türden baskı ve çıkar gruplarının çoğu kez isteklerini yerine getirmek zorunda kalır. Uluslararası ilişkilerde de en güçlü devlet bile, iktidarının siyasal, ekonomik, kültürel ve hukuksal sınırları olduğunu bilir ve siyasetini ona göre yürütür. Prof. Bülent Dâver "Siyaset Bilimine Giriş" adlı eserinde günümüz devletini ayrıntılı olarak şöyle tanımlamaktadır: "Devlet, amacı sosyal düzenin, adaletin ve toplumun iyiliğinin sağlanması olan, belli bir toprak parçası (ülke) üzerinde yerleşmiş bir insan topluluğuna (halka) dayanan ve bu topraklar üzerinde bulunan her şey üzerinde nihaî meşrû kontrole (otoriteye) sahip, siyasal bir örgütle (hükümet) donanmış sosyal bir organizasyondur."

    b. İdeal Düzen Arayışları
    İdeal düzen arayışlarında ortaya çıkan düşünce akımları; ideal düzenin olabileceğini reddeden ve ideal düzenin olabileceğini kabul eden düşünce akımları olmak üzere iki kümede toplanabilir.

    İdeal Düzenin Olabileceğini Reddedenler
    İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan düşünce akımlarının önde gelen temsilcileri sofistler ve nihilistlerdir.

    Sofistler: İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan sofistler, öncelikle insan ve toplum sorunlarıyla ilgilenmişlerdir. "Devlet ve hukuk nasıl oluşmuştur?" sorusunu ilk ortaya atan onlardır. Sofistlere göre devlet, insanların birlikte yaşayıp birbirlerini desteklemek, karşılıklı olarak birbirlerini korumak zorunluluğundan yani sözleşme den doğmuştur. Toplum içindeki sınıf farklılıkları, ayrıcalıklar, soyluluk ya da kölelik hep insanın koyduğu kurallardan kaynaklanmıştır.
    Sofistler ürettikleri düşüncelerle toplumsal düzeni sarsmışlar, dolayısıyla daha adil bir düzenin oluşturulmasına katkıda bulunmuşlardır. Örneğin, "Doğa insanları eşit yaratmıştır; insanları özgür ve köle diye ikiye ayırmak yanlıştır." diyerek köleliğe karşı çıkmışlardır.
    Sofistlerin hem topluma yaklaşımları hem de varlık ve bilgi anlayışları onları ideal bir düzenin varlığını yadsımaya götürmüştür. Bildiğimiz gibi bunu Protagoras'ın görüşlerinde de açık seçik görmekteyiz: "Her şeyin ölçüsü insandır. Herkes için geçerli bir bilgi yoktur. Böyle bir bilgi olmadığına göre, hakikat değil, kişiye yararlı olan aranmalıdır..." Bu öncüllerden de ancak herkesin üzerinde anlaşabileceği ideal bir düzenin olamayacağı sonucu çıkarılabilir.

    Nihilistler: İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan düşünce akımlarından biri de nihilizm(hiççilik)dir. Nihilizm, varlık felsefesinde "Varlık var mıdır?" sorusunu "Yoktur." diye yanıtlayan öğretidir. Siyaset felsefesinde ise hiçbir otoriteye boyun eğmemek ilkesini benimseyen görüş anlamına gelir. Otoritesiz bir düzen kurulamayacağına göre, nihilizm ideal bir düzen olabileceğini yadsır. Alman filozof Friedrich Nietzsche ve Rus devrimcisi Nikolay Çernişevski nihilist düşünürlerdir.

    İdeal Düzenin Olabileceğini Kabul Edenler
    Toplumların gelişmesinde bilgi ve buluşların rolü çok büyüktür. İnsanın ateşi buluşu, yaklaşık olarak günümüz-den elli bin yıl öncedir. Taş devri insanlarının çakmak taşlarından yararlanarak ya da sert odunu yumuşak oduna sürterek elde ettikleri ateş, onların yaşayışlarında büyük değişiklikler yapmıştır. Bu buluş sayesinde yiyeceklerini pişirmişler, ısınmışlar, geceleri aydınlanmışlar ve vahşi hayvanlardan korunmuşlardır. Sabanın bulunuşu tarım yapmalarına ve toprağa yerleşmelerine büyük ölçüde yardımcı olmuştur.
    Denizlere açılmaya olanak sağlayan pusula, savaş biçimini değiştiren barut, haberleşmeyi hızlandıran telgraf, eğitimi yaygınlaştıran kâğıt ve matbaaya, daha sonra buhar makinesi ve elektrik eklenmiştir.

    Bilim ve teknolojinin hızla geliştiği 19. yüzyılda bazı Avrupa ülkelerinde büyük sanayi hareketi başlamış (1760-1830 yılları arasında İngiltere'deki Sanayi Devrimi), yeni toplumsal sınıflar belirmiş, eski değerler yerlerini yenilerine bırakmış, krallıklar yıkılarak (1789'daki Fransız Devrimi) yeni rejimler ortaya çıkmıştır. İşte bu değişimlerin yaşandığı toplumlarda ideal bir düzenin olabileceği görüşünü benimseyen kimi düşünürler ideal düzen arayışı içine girmişlerdir. Bu düşünürlerden bazıları çıkış noktası olarak özgürlüğü, bazıları da eşitliği almışlardır. Buradan ideal düzen arayışında biri liberal, diğeri sosyalist diyebileceğimiz farklı iki yaklaşım ortaya çıkmıştır.

    Özgürlüğü temel alan yaklaşım: Liberalizm diye adlandırılan bu yaklaşım, siyasette, dinde, ekonomide, kısaca tüm düşünce ve etkinlik alanlarında olabildiğince özgürlüğe yer verilmesinden, özgürlüğün temel ilke olarak benimsenmesinden yanadır. Devletin müdahale etmediği koşullarda ekonomik ilerlemenin, kendiliğinden özgürlük, eşitlik ve herkesin refahı gibi ideallerin gerçekleşmesine yol açacağını savunur. Liberalizm daha çok çıkar çatışmalarının geçerli olduğu ekonomide etkili olmuştur. Kapitalist düzen bu yaklaşımın ürünüdür. Yaklaşımın ilk temsilcileri Adam Smith (Edim Simit, 1723-1790) ile John Stuart Mill'dir.

    Eşitliği temel alan yaklaşım: Özgürlüğü temel alan yaklaşım bazı Avrupa ülkelerinde "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler (serbest girişimcilik ve ticaret)." sloganına göre uygulandı. Sonuçta ülke insanlarının, varlıklılardan ve yoksullardan oluşan iki kümeye ayrılmış oldukları görüldü. Bu eşitsizlik düzeltilmezse ülkenin bütünlüğünü korumak olanaksızlaşabilirdi. İşte bu gerçeği gören bazı düşünürler özgürlüğü temel alan yaklaşıma, başka bir deyişle liberalizme karşı çıktılar. Özgürlüğün yerine temel ilke olarak eşitliği kabul ettiler.

    Sosyalist denen bu düşünürlerin önde gelenleri Fransa'da Saint Simon (Sen Simon, 1760-1829), Charles Fourier (Şarl Furiye, 1772-1837), Joseph Proudhon (Prudon, 1809-1865), İngiltere'de Robert Owen (RabırtOvın, 1771-1858), Almanya'da Karl Marx ve Friedrich Engels (Fridrih Engels, 1820-1895)'tir. Bunlardan Marx, devleti, egemen sınıfın sömürü aracı olarak nitelemiş, liberal düzeni de insanlık dışı bularak şiddetle eleştirmiştir. Çareyi de üretim araçları(toprak, fabrika vb.)nın mülkiyetini kişilerden alıp topluma mal etmekte bulmuştur. Kısaca, eşitliği temel alan yaklaşım, ideal düzenin oluşabilmesini sosyalizmde görmüştür.

    c. İdeal Düzeni Belirleyen Ölçütler
    Özgürlüğü ya da eşitliği temel alan yaklaşımlar toplumları ideal düzene eriştirememiştir. Liberalist düzenin savunduğu, "Bireysel çıkarlar sonuçta genel çıkarları gerçekleştirir." ilkesi doğrulanamamıştır. Tam tersine eşitliğe yer vermeyen özgürlük, toplumu mutlu azınlık ve yoksul çoğunluk olmak üzere ikiye bölmüştür. Ancak eşitliği temel alan ama özgürlüğe yer vermeyen yaklaşım da sorunludur. Çünkü eşitlik ile özgürlük bir bütünün iki parçası gibidir. Eşitliğin alanı artarsa özgürlüğünki azalır; özgürlüğünki genişlerse eşitliğinki daralır. Oysa insanların ve onlardan oluşan toplumların özgürlüğe olduğu kadar eşitliğe de gereksinimleri vardır. Bu nedenle bunları kaynaştırabilecek üçüncü bir kavrama başvurmak gerekmiştir; o da adalettir.
    Romalılardan kalma bir tanıma göre "Adalet herkese kendi payına düşeni vermektir." Yani duruma göre ödüllendirme ve cezalandırmadır. Çağımızda artık bu anlayış aşılmıştır. Toplumsal (sosyal) adalet ilkesinin ortaya çıkmasıyla, adaletin eşitçi yönü ağırlık kazanmıştır. Nitekim toplumsal adaletin geçerli olduğu demokratik toplumlarda hukuksal eşitlik yanında hem fırsat eşitliğini hem de maddî olanakları geniş kitlelere yayma temel ilkedir. Artık günümüzde, topluma, toplumsal adaletle yaklaşmayan bir düzenin yaşama şansı yok gibidir.

    Tüm bu açıklamalar ışığında ideal düzeni belirleyen ölçütlerin özgürlük, eşitlik ve adalet olduğu sonucuna varılabilir. Duruma bu açıdan bakıldığında demokrasi, ideal düzene erişebilme şansına sahip bir yönetim biçimi olarak görülmektedir.
    Demokratik yaşam biçiminde bireylerin hak ve ödevleri kesin olarak belirlenmiştir. Bireyler eşit haklara sahiptir. Bu haklar hiçbir gerekçeyle kısıtlanamaz. Demokratik yaşam biçimi, toplumda adaletin başka bir deyişle insan haklarının gerçekleştirilmesi için denetleyici işlevi olan bir sivil toplum düzenidir. Sivil toplum ise aydınlanmış, yetkin biçimde bilinçlenmiş bireyleri gerektirir. Felsefeci Afşar Timuçin'in dediği gibi; "Böyle bir birey için en temel sorun, Kant' ın deyişiyle hukukun evrensel biçimde egemen olduğu sivil bir toplum yaratma sorunudur."

    ç. Ütopyalar
    Ütopya, hiçbir yerde bulunmayan anlamında eski Yunancadan gelen bir sözcüktür. Felsefede bu terim, gerçekleştirilmesi olanaksız tasarı ya da düşünceleri belirtmek için kullanılır. Ütopyalar, "istenilen ütopyalar" ve "korku ütopyaları" olmak üzere ikiye ayrılabilir. Bunlardan birinciler istenilen toplumun, ikinciler de istenmeyenin özelliklerini ifade etmişlerdir.

    a. İstenilen Ütopyalar
    Bu türden ideal bir toplumun betimlenmesine, tarih sırasıyla Platon'da, Fârâbî'de, More (Mor)'da ve Campenella (Kampanella)'da rastlanmaktadır. Şimdi bunları ana çizgileriyle gözden geçirelim.

    Platon'un İdeal Devleti
    Platon (M.Ö. 427-347), ideal devleti "Politeia (Devlet)" adlı eserinde ayrıntılı olarak açıklamıştır. Ona göre devlet, bireyler tarafından kurulmuş yapma bir kurum değildir; tıpkı canlı bir varlık, büyütülmüş bir insan gibi yetkin bir organizmadır. Nasıl, bir elin bir bedene bağlı olmadan yaşayabileceği düşünülemezse bireyin de toplum dışında var olabileceği tasavvur edilemez.
    Platon'a göre insanda üç yeti vardır: itaat eden duygu, eylemde bulunan cesaret, buyuran akıl. Devlette de üç sınıf vardır: toplumu besleyecek olan köylü, işçi ve zanaatçılar sınıfı, toplumsal düzeni koruyacak olan bekçiler (savaşçılar) sınıfı, amacı buyurmak olan yargıçlar (yöneticiler) sınıfı. Birinci sınıfın görevi, devlet için üretmek ve bekçilerin buyruklarına uymaktır. Bunlar için erdem, çalışmak ve itaattir. Bekçilerle yöneticilerin görevleri ise çok önemlidir. Bu nedenle bu iki sınıfta yer alanlar çok iyi seçilmeli ve eğitilmelidir. Bu da devletin ana meselesi olan eğitimin işidir. Devleti korumakla görevli olan bekçiler, köpekler gibi düşmanı bulmak için zeki, bulunca takip etmek için hızlı, yakalayınca savaşmak için güçlü, en sonra da tepelemek için yürekli olmalıdır. Bu bakımdan bekçilerin cesur olmaları gerekir; ama cesur olmak, kaba ve vahşî olmak demek değildir. Bu nedenle bekçilere "beden eğitimi" yanında "ruh eğitimi" de verilir. Bu da müzik ve edebiyatla sağlanır.

    [​IMG]

    Resim 6.3: Fransız sanatçı Jacques Louis David'in 1787 tarihli "Socrates'in Ölümü" adlı resminde, mahkûm edilen Sokrates'in bir eli kendisini ölüme götürecek zehre uzanırken, diğer eli, ölünce gideceği yüce mekânı işaret ediyor (Metropolitan Sanat Müzesi, New York).

    Ne var ki kimi zaman çoban köpekleri sürüyü koruyacaklarına, kurt kesilirler. Benzer durum bekçiler için de söz konusu olabilir. Bunu önlemek için bekçilerin seçimine büyük özen gösterilir. Bu da evlenmeyi düzenlemekle sağlanır. Köylüler, işçiler, zanaatçılar kendi aralarında istedikleri gibi evlenebildikleri hâlde, bekçiler ancak devletin izniyle evlenebilirler. Daha açık bir deyişle kimin kimle evleneceğini devlet saptar. Bu birleşmelerin ürünü olan bebekler de doğar doğmaz annelerinden alınırlar ve devlet eliyle eğitilirler. Platon eserinde, "Savaşçılarımızın kadınları ortak olacaktır; hiçbiri ayrıca hiçbiriyle oturmayacaktır. Çocuklar da ortak olacaktır; baba oğlunu tanımayacağı gibi oğlu da babasını tanımayacaktır." der.

    İdeal devlette bekçilerin aile hayatından yoksun bırakılmalarının yanında özel mülk edinmelerine de izin verilmez. Platon'a göre devletin olduğu kadar kendilerinin de esenliği için biricik çare budur. Başkaları gibi tarlaları, evleri, paraları olunca bekçiliğe sırt çevirip tüccar ve çiftçi olacaklar, devletin koruyucuları olmaktan çıkıp zorbası ve düşmanı olacaklardır... Platon, bunu eleştirenleri şöyle yanıtlar: "Biz, devleti kurarken bir sınıf yurttaşı mutlu etmeyi değil, bütün devlete olabildiğince mutluluk sağlamayı amaç edinmiştik. Çünkü biz, bir azınlığın değil, herkesin mutluluğunu istiyoruz."
    Yöneticilere gelince, Platon, bu grubun özenle yetiştirilmesini ve bekçilerin gördükleri eğitim ve öğretimin yanında, felsefe öğrenmelerim de gerekli görür. Çünkü ona göre "Filozofların hükümdar oldukları gün, ideal devlet gerçekleşmiş olacaktır." Bu devlette, kişisel çıkar düşüncesine kapılmasınlar ve toplumun iyiliğinden başka bir şey düşünmesinler diye yönetenlerin de aile, özel mülk ve servet edinmeleri yasaklanmıştır.
    Dikkat edilecek olursa Platon'un ideal devletini tek bir hükümdar değil, sayıları belli bir aristokratlar grubu yönetecektir. Burada her sınıf kendine düşen görevi yerine getirecek ve birbirlerinin işine karışmayacaktır. Bu, günümüzde her yurttaşın devletin yönetimine katılmasını sağlayan demokrasinin tam tersidir. Platon'un demokrasiyi beğenmeyişinin ve onu iyi hükümetlerin en kötüsü, kötü hükümetlerin en iyisi olarak nitelemesinin bir nedeni de hocası Sokrates'in demokratik bir yönetimin iktidarda olduğu dönemde ölüme mahkûm edilmiş olmasıdır.

    Platon, yaşlılık döneminin ürünü olan "Nomoi (Yasalar)" adlı eserinde ideal devlet anlayışında iki önemli değişiklik yapmıştır. Bunlardan biri, bekçiler (askerler) ve yöneticilerin aileye, özel mülke ve servete sahip olmalarını yasaklamanın yanlışlığını kabul etmesidir. İkincisi de yöneticilere tanıdığı kayıtsız koşulsuz yetkiden vazgeçmesidir. Yöneticiler Tanrı ya da melek olmadıklarından, onları da yasalarla sınırlamak en uygunu olacaktır.

    Fârâbî'nin "El Medinet-ül Fâzıla (Erdemli Şehir)"sı
    İdeal düzen arayışlarında bulunan düşünürlerden biri de Türk filozof Fârâbî'dir. O, bu konudaki görüşlerini "Erdemli Toplumun İlkeleri Üzerine Kitap (Kitâb-el ârâ-el Medinet-ül Fâzıla)" adlı eserinde açıklamıştır.

    Fârâbî İslâm'da siyaset felsefesinin temelini atan kişidir. Siyaseti bir bilim olarak kabul eder. Ona göre insanları toplum hâlinde yaşamaya yönelten, doğal zorunluluklardır. Çünkü insan tek başına ne gereksinimlerini yeterince karşılayabilir ne de yetkinliğe ulaşabilir. Bunu ancak, kişilerden birinin eksiğini diğeri ile tamamlayan toplum sağlayabilir. Bu nedenle birey, toplum içinde yaşamadıkça yetkinliğe ulaşamaz.

    Ona göre erdem yardımlaşmadır. Erdemli kent, gerçek mutluluğa ulaştıracak şeylerde yardımlaşan kenttir. Mutluluğa erişmek için yardımlaşan toplum, erdemli toplumdur. Bunun gibi, bütün uluslar mutluluğa varmak için birbirlerine yardım ederlerse dünya, erdemli bir dünya olur. O, bu anlayışını sonuna kadar götürür ve "En yetkin devlet, insanlığı kuşatan dünya devletidir." der. Fârâbî bu tutumuyla felsefesinden yararlandığı Piaton'u aşar. Onun bu görüşünün İslâmiyetin getirdiği evrensel dinî toplum anlayışından kaynaklandığı söylenebilir.

    Fârâbî'ye göre her devletin başında iyi ya da kötü bir yöneten bulunur. Eğer yöneten cahil, çıkarcı ya da anormal bir kişiyse yasalar mükemmel de olsa o yönetim kötüdür. O hâlde erdemli devletin başında aydın bir kişinin, bir filozofun bulunması gerekir. Bu durum yönetilenlerin de bilgi ve ahlâk yönünden yükselmelerini sağlar. Yönetime geliş de seçimle olmalıdır. Farazi devletin birden çok kişi tarafından yönetilmesinden yanadır. Yönetici ya da yönetici topluluğunda bulunması gereken nitelikler üzerinde de ayrıntılı olarak durur. Ona göre yöneticilik edecek kişide öncelikle şu erdemler bulunmalıdır: Akıllı, anlayışlı, belleği güçlü, okumaya meraklı olmalı ve güzel konuşmalıdır. Doğruluğu sevmeli, kötülük yapmaktan çekinmeli, dünya malına ve eğlenceye düşkün olmamalıdır.

    Thomas Mor’un "Utopia"sı
    İngiliz devlet adamı Thomas More, Platon'dan 20 yüzyıl sonra "Utopia" adlı eserinde, onun "İdeal Devlet"ine benzer bir devlet tasarlar. More, Utopia'yı yazdığında İngiltere toplumsal bir kargaşa içindedir. Örneğin, tekstil endüstrisinin gelişmesi üzerine toprak sahipleri geniş tarım alanlarını boşaltıp otlak yapmışlardır. Ona göre; "Bütün İngiltere'yi saran koyun sürüleri, başka yerlerde o kadar tatlı, o kadar tok gözlü olan bu hayvanlar burada öyle aç gözlü, öyle doymak bilmez olmuşlar ki insanları bile yiyorlar; kırları, köyleri, evleri silip süpürüyorlar. Geriye bir yığın işsiz ve yoksul bırakıyorlar." Bu durum karşısında More "Malın mülkün kişisel bir hak olduğu, her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde sosyal adalet ve rahatlık hiçbir zaman gerçekleşemez. Ama siz aslan payını kötülere bırakan bir toplumda doğru bir yan bulursanız, büyük çoğunluk yoksulluk içinde kıvranırken, doymak bilmez bir avuç insana memleketin bütün zenginliklerini sömürten bir devlet mutlu olabilir derseniz, o başka." diyor.

    Thomas More'un bir ada olarak tasarladığı Utopia'da elli dört büyük şehir vardır. Hepsinde aynı dil konuşulur; aynı töre, kurum ve yasalar yürürlüktedir. Elli dört şehrin hepsi aynı plan gereğince kurulmuştur ve hepsinde bölge özelliklerine göre biçimlenen aynı devlet yapıları vardır. Her aileye bir ev verilmiştir. Aileler evlerini on yılda bir kur'a ile değiştirmek zorundadırlar.
    Her şehirde altı bin aile yaşar ve her aile yirmi iki kişiden oluşur. Bunların ikisi köledir. Aileyi en yaşlı erkek yönetir. Utopia'da aile toplumun çekirdeğini oluşturur. Birbirlerini sevenlere, sağlıklı olmaları koşuluyla, evlenme olanağı sağlanır. Kızlar 18, erkekler 22 yaşından önce evlenemezler. Evliliğe ancak ölüm son verir; ama eşler bir-birini aldatır ya da eşlerden biri dayanılamayacak kadar huysuzsa yöneticiler kurulunun izniyle eski eşlerini bırakabilir, bir yenisiyle evlenebilirler. Suçlu olan eş ise ömrünün sonuna kadar bir daha evlenemez.

    Utopia toplumunun temel özelliği sınıfsız toplum oluşudur. Burada herkes -köleler dışında- birbirine eşittir. Kadın erkek arasında fark gözetilmemiştir. Ne var ki Platon gibi More da yurttaşlara tanıdıkları hakları kölelere tanımamıştır.

    Ülkede planlı ekonomi sistemi geçerlidir. Yalnızca en gerekli olan nesneler üretilir, lüks üretim yasaktır. Yirmi dört saatin yalnız altı saati işe ayrılmıştır. Tüm üretilenler toplumun ortak malıdır. Özel mülk edinme yasaktır. Üretilenler tüketiciler içindir. Bu amaçla her şehir dört mahalleye ayrılmıştır. Her mahallenin ortasında, içinde her çeşit eşya ve yiyecek bulunan bir çarşı bulunur. Her ailenin başkanı bu çarşıdan gerek gördüğü kadar eşyayı para ya da yazılı bir belge vermeden alıp evine götürür. Her şey bol olduğu ve insanlar iyi eğitildikleri için (Eğitim herkes için zorunludur.) hiçbiri gereğinden fazlasını almaz.
    Utopia'da temel ilkelerden biri de hoşgörüdür. İsteyen istediği dine inanabilir, dinsiz de olabilir; ama onların çoğunluğu tek tanrıya inanırlar. Ülkede dinsizlik suç değildir; ancak herhangi bir dini küçümsemek suçtur.

    Thomas More, Platon gibi içinde yaşadığı toplumu mutlu kılmak istemiştir; çünkü ona göre de devletin amacı mutluluğu sağlamaktır. Günümüzde görüşlerinin bir ölçüde de olsa gerçekleşmiş olduğu söylenebilir: Eğitim ve öğretimin zorunlu ve parasız olması, kadın erkek eşitliğinin gerçekleşmesi, çalışma saatlerinin azaltılması, kamu hizmetleri alanının genişletilmesi, toplumsal devlet anlayışının benimsenmesi, dinsel hoşgörünün evrensel nitelik kazanması gibi.

    Campanella'nın "Güneş Ülkesi"
    Tommaso Campanella (Kampanella, 1568-1639) bir İtalyan rahip ve filozoftur. O da Platon ve More gibi, ideal düzen arayıcılarından biridir ve mutluluğun sosyalist bir devletle gerçekleşebileceği kanısındadır.
    Güneş Ülkesi (Civitas Solis)'nin başında seçimle gelen bilge bir rahip bulunur. Buna "Büyük Metafizikçi" denir. Devlet ve din işlerini yürütmekle yükümlüdür. Kesin ve karşı konulmaz yetkileri vardır. Seçtiği üç bakan kendisine yardım eder. Bunlar Pon, Sin ve Mor adlarını taşırlar. Pon (güç) askerlik, savaş gibi güce dayanan işleri yürütür. Sin (bilgelik) din ve eğitimle ilgilenir. Mor (aşk) sağlık işlerine bakar ve kadın erkek ilişkilerini düzenler.

    Güneş Ülkesi'nde özel mülkiyete yer yoktur. Her şey devletin mülkiyetindedir. Birlikte üretilir, birlikte tüketilir. İdeal Devlet'te sekiz, Utopia'da altı saat olan zorunlu çalışma Güneş Ülkesi'nde dört saate indirilmiştir. Böylece yurttaşlar eğlenmeye, güzel sanatlarla uğraşmaya, tanrıya bağlanmaya daha çok vakit bulacaklar ve mutlu olacaklardır.

    Campanella'ya göre bütün kötülüklerin yani yalan, hırsızlık, kıskançlık, öldürme vb. nin kaynağı ailedir. Bundan ötürü Güneş Ülkesi'nde aile kurumu yoktur. Kadınlarla erkekler, evlenmeden birbirleriyle birleşirler; ama bu, cinsel yaşamda bir başıboşluk olduğu anlamına gelmez. Çünkü isteyen istediğiyle birleşemez. Bakan Mor'un memurları bu işleri düzenlerler, kimin kimle birleşeceğini kararlaştırırlar. Bu yola, gelecek kuşakların sağlıklı ve akıllı olmaları için başvurulur. Bebekler doğar doğmaz analarından alınırlar. Bu bakımdan ana babalarını tanımazlar. Devlet onları büyütür, eğitir ve iyi birer yurttaş olmaları için gereken her şeyi yerine getirir.
    Campanella, din alanında "özgürlük ve hoşgörü"ye karşıdır. Güneş Ülkesi'nde isteyenin istediği dine inanmasına izin verilmez. Ayrıca Campanella, dünya toplumlarının tek bir dinsel düzen altında birleştirilmesi gerektiğini savunur. Bu yönüyle More'a göre gerici bir tutum sergiler.

    b. Korku Ütopyaları
    Korku ütopyalarına çağımız İngiliz yazarlarından A. Huxley'nin "Yeni Dünya"sı ile G. Orwell'in "1984"ü örnek olarak verilebilir.

    Aldous Huxley'nin "Yeni Dünya"sı
    Aldous Huxley (Aldus Haksli, 1894-1963) 20. yüzyılın tanınmış romancı ve eleştirmenlerindendir. Bilim kurgu türünde iki romanı vardır. Bunlardan "Yeni Dünya (Brave New World)" 1932 yılında, "Yeni Dünyayı Yeniden Ziyaret (Brave New World Revisited)" 1958'de yayımlanmıştır.
    Huxley "Yeni Dünya" adlı romanında bilimsel denetim ve koşullandırma altında bunalan insanların korkunç dünyasını dile getirir. Romana ürkütücü bir kötümserlik egemendir.

    "Yeni Dünya", üzerinde yaşadığımız yeryüzüdür. Burada, akıl almaz hızla gelişen teknoloji her alana egemen olmuştur. Artık kıt'alar arası gidip gelmeler roketlerle yapılmaktadır. Aile denilen kurum ortadan kalkmıştır. Tüm çocuklar tüp bebeğidir. Her şey planlanmıştır. İnsanlar üstün zekâlılardan moronlara kadar bir dağılım içinde ihtiyaca göre üretilmektedir. Kişi, işine göre koşullandırdığından görevini severek yapmakta ve bu mutluluk ona yetmektedir. Yeni Dünya'da düşünmeye yer yoktur. Bunu sağlamak için geçmiş silinmiş, müzeler kapatılmış, eski anıtlar yok edilmiştir... Böylesi bir dünyada normal ana babadan doğma bir kişi vardır. Yaşam onun için o denli tatsızlaşır ve zorlaşır ki kurtuluşu intiharda bulur.

    G. Orwell'in "1984"ü
    İngiliz romancısı George Orwell (Core Orvıl, 1903-1950) "Hayvan Çiftliği" ve "1984" adlı romanlarıyla ünlenmiştir. Hayvan Çiftliği'nde çağımızı ve törelerini eleştirmek için bir çiftlikte yaşayan hayvanları konu alır. 1984 adlı romanında da baskıcı yönetimler altında ezilen toplumları dile getirir.
    Orwell da Huxley gibi karamsar bir tablo sergiler. 1984'te dünya devletleri üç büyük blokta kümeleşmelerdir. Denk güçlere sahip olduklarından sonuç alıcı bir savaşa girmekten kaçınmaktadırlar. Toplumlar, acımasız diktatörlerin yönetimi altındadır. "Düşünmek", "sorgulamak", "eleştirmek" kavramları sözlüklerde kalmıştır. Birey, en doğal hakkı olan yaşama güvencesinden bile yoksundur. Bu durum insanları korkak, tepkisiz, kişiliksiz, jurnalci yapmıştır. Herkes birbirine, kendisini paralayabilecek bir kurt gözüyle bakmaktadır. Herkesin düşünce ve davranışları "Büyük ağabey sizi gözlüyor." tehdidi altındadır. Yaşam tüm tatlılığını yitirmiştir... Orwell "1984"te hem gelecek hakkındaki ürkütücü görüşlerini açıklamış hem de insanları modern dünyayı sarsan sorunlar üzerinde düşünmeye çağırmıştır.

    2. Birey ve Devlet
    İnsanların toplum hâlinde yaşamaya başlamalarıyla birlikte devletin ortaya çıktığını söylemek, devlet kavramını çok geniş yorumlamak olur. O zaman ilk devlet biçiminin boy (aşiret)larda oluştuğu söylenebilir. Yaygın görüş, devletin, bireysel nitelikteki siyasal iktidarın, gelişen toplumsal yapının yeni örgütlenme gereksinimlerini karşılayamaması sonucunda ortaya çıktığı yönündedir. İlk ve Orta Çağda devletin başında olan kişi, genellikle tanrının yeryüzündeki temsilcisi olduğunu belirtir ve kendisine karşı her türlü başkaldırıyı günah, dolayısıyla suç sayardı. Her iki devlet anlayışında devlet-birey ilişkisi, emreden ve itaat eden bir ilişki olmaktan öteye geçmez. Bazı siyaset felsefecilerine göre devlet, toplumların ulusal toplum aşamasına gelmesinden sonra ortaya çıkmıştır.

    Ulusal toplumlar Avrupa'da feodalitenin yıkılmasından sonra doğduklarına göre, devlet de 16 ve 17. yüzyıllarda ortaya çıkmış demektir. Görüldüğü gibi ne devletin doğuş nedeniyle ilgili olarak ne de devletin, tarihin hangi aşamasında ortaya çıktığı konusunda bir görüş birliği vardır. Böyle olmakla beraber bilim insanları, ulusal egemenlik kavramıyla birlikte modern devletin doğmaya ve devlet-birey ilişkisinin bir emreden ve itaat eden ilişkisi olmaktan çıkmaya başladığı düşüncesinde birleşirler.

    Bireyin devlet karşısında birtakım haklar ve özgürlükler kazanması hiç de kolay olmamıştır. Bunun için monarşik ve teokratik iktidarların yerlerini, demokratik ve lâik iktidarlara bırakması, ayrıca hukukun üstünlüğü görüşünün yaygınlaşmasını beklemek gerekmiştir. Hukuk bir yandan devleti kurumlaştırmış, öte yandan bireylere tanınan hak ve özgürlüklere güvence sağlamıştır. Bu gelişmelerden de hukuk devleti anlayışı ortaya çıkmıştır. Bir tanıma göre hukuk devleti, bir ülkedeki suçlu olmayan kişilerin huzur içinde yaşayıp, huzur içinde uyuyabilmelerini, yarınlarından kuşku duymamalarını sağlayan çeşitli hukuk ilkelerinin benimsendiği ve uygulandığı devlettir. Hukukun üstünlüğünün benimsendiği demokratik ülkelerde birey-devlet ilişkisi akılcı ve gerçekçi bir şekilde dengelenmiştir, denebilir.

    Bugünün çağdaş devleti insanlığın yüzyıllar boyunca gelişmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Artık devlet, vatandaşların dışında, onların üstünde, onlardan ayrı bir varlık değildir. Ne kadar çok vatandaş devlet yönetimine katılırsa bireyin hak ve özgürlükleri o kadar güvence altına alınmış demektir. Çağımız devletinin, hak ve özgürlüklere genişleme olanağı veren, bunların kullanımını güvence altına alan bir kurum olması gerektiği söylenebilir.
    Birey-devlet ilişkisinin bu duruma erişmesi birçok düşünürün katkısı sayesinde olmuştur. Örnek olarak biri doğudan diğeri batıdan iki siyaset felsefecisinin görüşlerini açıklayacağız. Bunlar Yusuf Has Hâcib ile Montesquieu'dûr.

    Yusuf Has Hâcib
    Bir Türk düşünürü ve şairi olan Yusuf Has Hâcib, Kırgızistan'ın Balasağun kentinde doğmuştur. "Kutadgu Bilig (Mutluluk Veren Kitap)" adlı manzum eserin yazarıdır. Kitabını 1070 yılında Kaşgar'da Karahanlılar hakanına sunmuş, eserin çok beğenilmesi üzerine has hâcib (baş mabeyinci) olarak sarayda görevlendirilmiştir.

    Kutadgu Bilig, Türklerin İslâmiyeti kabul etmelerinden sonra yazılan en önemli toplumsal eserlerden biridir. Yaklaşık 6.600 beyitten oluşmuştur. Kitapta devletin öğelerinden toplum, ülke ve iktidar üzerinde durulmuş; devlet yönetiminde bilgi, yetenek, hoşgörü, disiplin gibi kavramların önemi Türk ve İslâm tarihinden alınan örneklerle belirtilmiştir.

    İnsanların, gerek bu dünyada gerekse öbür dünyada mutluluğa nasıl erişeceklerinin anlatıldığı Kutadgu Bilig'de yazar, "olması gereken" devleti betimlemiştir. Bir devletin, ideal bir devlet hâline gelebilmesi için gerekli olan özelliklerden söz etmiştir. Bunların önde gelenleri akıl, adalet ve doğru yasadır. Bu nedenle devlet her şeyden önce akla, adalete ve doğru yasalara dayanmalı, bireyi mutlu kılmayı amaçlamalıdır. Birey de tanrıdan kaynaklanan değerleri özümseyerek erdemle donanmaya çalışmalıdır. Yusuf Has Hâcib'e göre, ancak o zaman birey kişilik kazanır; birey-devlet ilişkisi arzulanan, olması gereken düzeye varır.

    Charles De Montesquieu
    Fransız düşünürü Montesquieu (Monteskiyö, 1689-1755) bazı toplumsal bilimcilerce hem sosyolojinin hem de siyaset biliminin kurucusu sayılır. En ünlü eseri "Kanunların Ruhu (L'Esprit des Lois)" dur.

    Fransız siyaset kuramcısı üç yönetim biçimi öngörür. Bunlar cumhuriyet, monarşi ve istibdat (zorba yönetim, despotizm)dir. Cumhuriyet yönetimi kendi içinde aristokrasi ve demokrasi olmak üzere ikiye ayrılır. Egemenlik soylu ve üstün bir azınlığın elinde ise aristokrasi, halkın tümünün eline geçtiğinde de demokrasi ortaya çıkar. Demokrasi halkın hem yöneten hem de yönetilen durumda olduğu bir yönetim biçimidir. Monarşi, tek kişinin ya-salara uygun yönetimidir. Bu yönetim biçiminde tüm siyasal yetki ve güçler, çoğunlukla miras yoluyla yönetimin başına geçen tek bir kişide, örneğin kral ya da padişahta toplanır. İstibdat ise tek kişinin toplumu keyfine göre yönetmesidir. Burada yöneten, ele geçirdiği devlet gücünü sorumsuz ve sınırsızca kullanır.

    Montesquieu'ye göre bu üç yönetim biçimine uygun düşen üç temel duygu vardır. Cumhuriyet siyasal erdeme, monarşi şan ve şerefe, istibdat korkuya dayanır. Siyasal erdem ülke ve toplum sevgisidir. Başka bir deyişle ülke ve toplum çıkarlarını kişisel çıkarların üstünde tutmaktır. Siyasal erdem demokrasinin temel ilkesidir, onu ayakta tutan güçtür; yasalara saygıyı ve bağlılığı sağlar.

    Monarşide toplum alt ve üst olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır. Üst sınıfı oluşturanların - yöneticiler, soylular, din adamları gibi- birçok ayrıcalığı vardır. Bunlar kendi durumlarını korumak ve ayrıcalıklarını pekiştirmek için sürekli bir savaşım içindedirler. Bundan ötürü monarşinin ilkesi şan ve şereftir. Ayrıcalık azaltılınca ya da kaldırılınca monarşi bozulmaya başlar ve sonunda yıkılır.

    İstibdat, tek kişinin keyfince toplumu yönetmesidir. Bu yönetimde siyasal erdeme olduğu gibi şan ve şerefe de gerek yoktur. Özellikle başkalarının şan ve şeref kazanması zorba yönetim için tehlike oluşturabilir. Bu nedenle despotizmin dayanağı korkudur. Ne var ki korku üzerine kurulan bir yönetim doğası gereği bozuktur ve eninde sonunda yıkılır.

    Yönetim biçimlerini ve her birinin eksik ya da kötü yanlarını belirttikten sonra Montesquieu şu soruyu sorar: "iktidarın kötüye kullanılmasını önlemek için ne yapılmalıdır?" Düşünürün bu soruya yanıtı şudur: "Yapılması gereken, iktidarı iktidarla durdurmaktır."

    Montesquieu'ye göre bir devlette üç güç vardır. Bunlar yasama, yürütme ve yargı güçleridir. Eğer bir devlette yasama, yürütme ve yargı gücü tek elde toplanmışsa güçler ayrılığı ilkesi işlemiyor demektir. Artık o ülkede siyasal özgürlükten, eşitlikten, adaletten, erdemden söz edilemez. Bu nedenle yasama, yürütme ve yargı gücü ayrı ellerde bulunmalıdır. Başka bir deyişle bir iktidar diğer bir iktidarla sınırlanmalıdır. Ancak böyle bir düzende siyasal özgürlük gerçekleşir, kişi yasanın zorunlu kılmadığı şeyleri yapmaya zorlanamaz ve yasanın izin verdiği şeyleri yapmaktan da alıkonamaz.

    Montesquieu hiçbir gücün sınırsız olamayacağını, yasalara, insan hak ve özgürlüklerine saygılı olmak gerektiğini ilke hâline getiren bir düşünürdür. Birey-devlet ilişkisinin, boyun eğen ve eğdiren bir ilişki olmaktan çıkmasında büyük katkıları olmuştur. Siyaset felsefesi açısından önemi buradan kaynaklanmaktadır, denebilir.
Similar Threads: Siyaset felsefesi
Forum Başlık Tarih
Felsefe Büyük Geri Sıçrama: Belirsizlik Felsefesi 27 Haziran 2012
Felsefe Din Felsefesi 29 Nisan 2011
Felsefe Ahlak Felsefesi 26 Nisan 2011
Felsefe Varlık Felsefesi 20 Nisan 2011
Felsefe Bilim Felsefesi 18 Nisan 2011

Sayfayı Paylaş

Bu konu daha önce şu kelimeler aranarak bulundu:

  1. aristoya göre ideal devletin iyi birşekilde yerine getirmesi gereken iki şey biri güvenlik