1. Üye olmak 30 saniye!

Varlık Felsefesi

Konusu 'Felsefe' forumundadır ve Demokritos tarafından 20 Nisan 2011 başlatılmıştır.

  1. Demokritos

    Demokritos Yönetici Staff Member

    Katılım:
    19 Mar 2011
    Mesajlar:
    1.189
    Beğeni:
    6
    Ödül Puanları:
    38
    A. Varlık Felsefesinin Konusu
    1. Bilime Göre Varlık
    2. Felsefe Açısından Varlık
    B. Ontoloji Açısından Varlık
    1. "Varlık"ın Var Olup Olmadığı Problemi
    2. "Varlık"ın Ne Olduğu Problemi
    A. VARLIK FELSEFESİNİN KONUSU

    Varlık felsefesinin konusu varlıktır. Varlık (être) var olan her şeydir. Bu anlamda varlık, insan bilincinin dışın­da, ondan bağımsız olabileceği gibi, insan bilincinin içinde, ona bağımlı da olabilir. Örneğin; okul binası, erik ağacı, kedi insan bilincinin dışında, ondan bağımsız olarak vardır. Bunlar gerçek (reel) varlıklardır. Yedi rakamı, üçgen, pi (3.14) sayısı ise ancak insan bilincinde ve ona bağımlı olarak vardır. Bunlar da düşüncel (ideal) varlık­lardır.
    Gerçek varlık, gerçekliğini nesnelerden, olaylardan, kişilerden alan şeydir; uzayda bir yer tutar; zaman içinde değişir ya da yok olur. Örneğin; erik ağacı kışın yapraklarını döker, baharda yeniden çiçek ve yaprak açar; zama­nı gelince de kuruyup yok olur. Düşüncel varlık ise duyularla algılanamayan, uzay ve zaman dışı olan ve gerçek­liği bulunmayan şeydir. Nitekim 7 rakamının ya da "pi" sayısının elle tutulur, gözle görülür bir gerçekliği yoktur. Bunlar değişmezler, hep aynı kalırlar. 7 rakamı ya da "pi" sayısı için ne geçmiş ne de gelecek vardır; ama bunlar da varlığın bir türüdür.
    Gerek "gerçek" gerekse "düşüncel" olsun, varlığın en genel ve en temel özelliklerini soruşturan felsefe dalına varlık felsefesi denmektedir. Bu felsefe, konusu varlık olan sorulara yanıt bulmaya çalışır.

    Varlık Felsefesinin Soruları
    • Varlık nedir? • Varlık var mıdır? • Varlık nasıl oluşmuştur? • Varlığın türleri nelerdir? • Yalnızca maddesel varlıklar mı vardır? Yoksa tinsel varlıklar da var mıdır? • İkisi de varsa beden (maddesel var­lık) ile ruh (tinsel varlık) arasındaki ilişkiler nasıl kurulabilmektedir?« İnsanın varlık amacı nedir? vb.

    1. Bilime Göre Varlık
    Varlık ya da "var olan" dediğimiz şey toprak, petrol, masa gibi maddesel; bitki, hayvan, insan gibi canlı; algı­lama, düşünme, anımsama gibi ruhsal ya da matematik sayılar, geometrik şekiller, fikirler, değerler gibi düşüncel bir şey olabilir. Nitekim yer ve yaşam bilimlerini kapsayan doğa bilimleri oluş içinde olan, değişen, teklik bakı­mından farklılık gösteren, yani bireyleri tam tamına benzer olmayan gerçek varlıkları incelerken; matematik ve mantık gibi formel bilimler doğada bulunmayan, duyu organlarınca algılanamayan, yalnızca düşüncede var olan şeyleri konu edinirler.

    Varlık (var olan) hem bilimin hem de felsefenin konusudur; ancak bilimle felsefenin "varlık" konusuna yaklaşımları farklıdır. Bilimler alanlarına giren varlıkları incelerken birtakım ilkelere dayanırlar. Örneğin, doğa bilimle­ri, "Doğada mucize yoktur, her şey bir nedene bağlıdır." ilkesinden hareket ederler. Nesneler dünyasını inceler­ken nesneleri ve onlarla ilişkili olan olayları gözler, anlamaya çalışırlar. Elde ettiklerinin de doğru olup olmadığı­nı deneylerle denetlerler. Böylece nesneler ve olaylar arasında değişmeyen, genel olan ve kanıtlanmış bulunan ilişkileri, başka bir deyişle yasaları bulmaya çalışırlar. Söz gelimi, değişik cisimlerin boşlukta düşüşleri incelendik­ten sonra varılan "Boşlukta bütün cisimler aynı hızla düşerler." yargısı bir yasadır; çünkü genel, değişmez ve ka­nıtlanmış bir durumu dile getirmektedir. Bu üç nitelik, sağduyu sahibi bir kimsenin bu yargıyı yadsımasını olanak­sız kılar.

    Formel bilimlerde de benzer durum söz konusudur. Örneğin matematik; Eukleides'in tanım, önerme, teorem ve ispatlarını çıkış noktası olarak kabul etmiştir. Bunları kabul ettikten sonra sağduyu sahibi her kişi "bir üçgenin kenar ortaylarının aynı noktada kesişeceğini" kabul etmek durumunda kalır. Görülüyor ki gerek gerçek (reel) var­lığı gerekse düşüncel (ideal) varlığı konu edinen bilim, varlığın var olduğunu bir ön kabul olarak benimsemek­tedir. "Varlık var mıdır, yok mudur?", "Varlığın temeli nedir?" gibi soruları sorun (problem) yapmamaktadır. Bu so­runlara çözüm aramak felsefenin, özellikle de onun bir disiplini olan varlık biliminin işidir. Varlık bilimi (ontolo­ji) bir bütün olarak varlığı ele alan ve var olanların en temel niteliklerini inceleyen felsefe dalıdır. Bu anlamda var­lık bilimi metafizikle eş değerdedir.

    Burada bir nokta üzerinde kısaca duralım: Bilimde özellikle de mikrofizikte nötrino, kuvark vb. parçacıklar varlık diye tanımlanmaktadır. Ancak bu parçacıkların varlığı günlük yaşamda algıladığımız (söz gelimi toprak, petrol, masa gibi) nesnelerin varlığından farklıdır. Mikrofizik dalında çalışan bilim insanları bu parçacıkların varlığını kanıtlayamasalar da araştırmalarını sürdürebilmek için kuramsal olarak kabul etmektedirler.

    2. Felsefe Açısından Varlık
    Bilime göre varlık konusunu işlerken bilimin gerçek (reel) ve düşüncel (ideal) varlığı incelediğini açıklamıştık. "Varlık var mıdır, yok mudur?" gibi bir soruyu bilimin problem yapmadığını ve varlık probleminin bilimin değil, felsefenin problemi olduğunu belirtmiştik. Şimdi felsefenin varlık sorununa yaklaşımını görelim.

    a. Metafizik - Ontoloji
    Varlık sorunu, bilgi kuramı ve etik (ahlâk felsefesi) ile birlikte felsefenin temel konularını oluşturur. Bu üç te­mel konudan filozoflarca ilk ele alınan, varlık sorunudur. Konuya tarihsel açıdan bakıldığında felsefenin, varlık so­runu ile başladığı söylenebilir. Nitekim Akdeniz kültür çevresinde felsefe dediğimiz anlayışa en çok yaklaşan ilk düşünür İzmir'in güneyindeki Milet kentinde yaşamış olan Thales (Tales, M.Ö 624-546)'tir. Thales evrendeki her şeyin aslını yani "ana varlık (arkhe)"ın ne olduğunu aramış ve bunu söylence (mitos) ve dinlerin açıklamalarından farklı biçimde "Ana varlık sudur." diye yanıtlamıştır. Ona göre her şey sudan oluşmakta ve gene suya dönüş­mektedir.

    Thales'i bu görüşe vardıranın sudaki değişme olayı olduğu düşünülebilir. Gerçekten de su denizleri, gölleri doldurmakta; ırmaklardan, pınarlardan akmakta; buluta, yağmura, buza, kara dönüşmekte ve susuz yaşam tümüy­le olanaksızlaşmaktadır. Bu örnekte de görüldüğü gibi varlık sorunu doğanın soruşturulmasıyla başlamıştır.

    Metafizik ve ontoloji aynı alanı ifade eden iki ayrı terimdir. Aristoteles'e göre ontoloji varlığın ilk temellerini ve ilkelerini araştıran bir felsefe alanıdır. Metafizik terimini ise ilk kullanan Rodoslu Andronikos (M.Ö. 1. yüz- yıl)'tur. Andronikos M.Ö. 70'li yıllarda Aristoteles'in yazdıklarını düzenlerken doğayı inceleyen "fizik"le ilgili eserleri öne, ilk felsefe ile ilgili olan yazıları da "meta ta physika (fizikten sonra gelen)" adı altında sona koymuş­tur. Bu anlamda metafizik, doğa ötesi sorunlarla ilgili ussal açıklamaları (spekülasyonları) içeren bir felsefe disip­linidir. Varlık, tanrı, ruh, ölümsüzlük gibi felsefenin ilk ve son sorunlarıyla uğraşır. Var olan asıl varlığı, ilk neden­leri, ilkeleri araştırır.

    Metafiziğe Aristoteles'ten bir örnek verelim: Aristoteles'e göre tanrı her şeyin ilk nedeni, bütün olayların ilk ha­reket ettiricisidir. Ruh, canlıyı cansızdan ayıran başlıca etkendir. Bireysel ruh ölümlüdür; ölümsüz olan, insanlığın ruhudur. Evrendeki oluş tanrıya doğru giden bir oluştur; çünkü evrenin tüm amacı, sonunda tekrar tanrıya ulaş­maktır. Görüldüğü gibi metafizik, duyularımızla algılayamadığımız varlıkların ya da gerçeküstü olan şeylerin bilgisidir.
    Orta Çağ felsefesinde teolojiyi felsefî olarak temellendirmede metafizikten büyük ölçüde yararlanılmıştır. 16. yüzyıldan sonra metafizik terimi, ontoloji terimiyle eş anlamlı olarak da kullanılmıştır.
    Metafiziği en sert eleştiren filozoflardan biri Kant tır. Ona göre metafizik, duyularla algılanamayan varlıklara ilişkin kurgusal tanımlar sisteminden başka bir şey değildir. Metafizik, bir bilgi olmadığı gibi, ortaya koyduğu bil­giler de geçerli bilgiler değildir. Kant'ın bu görüşlerine ondan sonra gelen materyalist filozoflar da katılmışlardır. Metafizik ve ontoloji hakkında daha kapsamlı bir görüşe varabilmek için ontolojinin gelişimine göz atalım.

    b. Geçmişten Günümüze Ontoloji
    Ontoloji, görünüşlerin arkasında kalan "kendinde varlığı" başka bir deyişle "mutlak olanı" arayan bir felsefe disiplinidir. Varlığı yalnızca var olması açısından yani başka belirtilerini göz önüne almadan kavramaya çalışır. Bu bilgi dalının öteki bilim dallarından en önemli farkı şudur: Bilimler varlığı birtakım alanlara bölerler ve her biri sı­nırları belli olan kendi alanlarında araştırma yapmakla yetinirler. Örneğin; jeoloji madensel varlıkları; botanik bit­kisel varlıkları inceler. Ontoloji ise varlığı çeşitli alanlara bölmeden bir "bütün" olarak ele alır ve onun oluşunu, temel yapısını, ilkelerini araştırır.
    Varlığın bu anlamda araştırılması önce de belirttiğimiz gibi Aristoteles'e kadar uzanır. Ancak ontolojiyi bir fel­sefe disiplini hâline getiren Alman filozoflarından Christian Wolff (Kristiyan Volf, 1679-1754)'tur. Wolff'un onto­lojisi 18. yüzyılda deneysel bilime dayanan empirizm ile materyalizmin eleştirileri karşısında tutunamaz duruma gelince Kant, Hegel ve başka bazı 19. yüzyıl filozofları daha kusursuz bir ontoloji geliştirmeye yöneldiler. Onları 20. yüzyılda yeni ontoloji diye tanınan bir akım izledi. Bu akımın önde gelen temsilcilerinden Nicolai Hartmann öznelciliğe, akıl dışıcılığa ve gizemciliğe karşı çıktı. Varlığın felsefesi olan ontolojiyi deneysel temellere dayandır­maya ve bilimsel bilgilerle bağdaştırmaya çalıştı.

    image069.jpg

    Resim 4.1: Fransız sanatçı Paul Gauguin (1848-1903)'in "Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz?" adlı tablosu

    Yeni ontoloji, daha doğru bir deyişle bugünün ontolojisi varlığa farklı bir biçimde yaklaşmaktadır. Metafiziğe dayanan ontoloji varlığın gerisinde daima bir şeyler aramıştır. Görünüşteki varlığın arkasındaki "kendinde varlı­ğı", "mutlak olan"ı ortaya koymaya çalışmıştır. Örneğin, Aristoteles'te varlığın arkasındaki bu son şey saltform; Spinoza'da tanrıdır. Kant'ta son şey temel varlık; Hegel'de mutlak ruh (geist)tur.
    Günümüz ontolojisi ise varlığı en son şey olarak görmekte ve görünüş ile kendi başına varlığın bir birlik oluşturduğunu kabul etmektedir. Kısaca zamanımızın ontolojisi fenomen (duyu­larla algılanabilen şey, görüngülerden hareket etmekte ve ince­lemelerini varlık fenomenleri üzerinde yapmaktadır.

    c. Metafiziğin Varlıkla İlgili Temel Soruları
    İnsanı hayvandan ayıran bazı özellikler vardır. Örneğin; hayvan geçmişini bilemez, insan bilir. Hayvan geleceğini tasar- layamaz, insan tasarlar. Hayvan başkalarının deneyimlerinden yararlanamaz, insan yararlanır. Eğitilmiş bir hayvan başka bir hayvanı eğitemez, insan eğitir. Düşünürler, bunları ve benzer­lerini göz önüne alarak insanı değişik şekillerde tanımlamışlar­dır. Kimilerine göre insan, düşünüp söyleyen ya da gülen bir yaratıktır. Aristoteles için insan "toplumsal", Schopenhauer (Şopenhavır, 1788-1860) için "metafizik" bir hayvandır.
    Kuşkusuz bu tanımlardan hiçbirisi eski mantıkçıların dediği gibi efradını cami, ağyarını mani (yani, tanımlanan şeyin bü­tün bireylerini içine alan ve başkalarını dışarda bırakan) bir ta­nım değildir. Ama her biri insanın önemli bir niteliğini vurgula­maktadır. "İnsan metafizik bir hayvandır." sözü de bu anlam­da değerlendirilebilir; çünkü tüm hayvanlar içinde metafizik ya­pabilen tek varlık insandır. İnsan soru sorarak ve ona yanıt arayarak birçok metafizik so­ru ortaya koyar.

    image071.jpg

    "Yürüyen Adam", 1960 Alberto Giacometti (1877-1966)

    Resim 4.2: İsviçre doğumlu ressam ve heykeltıraş Giacometti'nin bu eserinde "insan" konusu ele alınır. Heykel; kaba dokulu yüzeyi ile güçlü yanımızı; uzun, ince yapısı ile yalnızlığımızı, birbirimizden farklılığımızı, kırılgan bir varlık olduğumuzu anlatır.

    Metafiziğin Varlıkla İlgili Temel Soruları
    • Varlık var mıdır? • Varlığın kökeni nedir? • Varlık değişken midir? «Varlık bir midir, çok mudur? • Varlığın ana maddesi nedir? • Varlık nasıl var olmuştur? • Evren nasıl var olmuştur? • Evrende düzen var midir? • Evrende özgürlük var mıdır? • Evren sonlu mu yoksa sonsuz mudur? • Evrende amaçlılık var mıdır? vb.

    Düşünen her insana yukarıdaki soruları ve benzerlerini sorduran birtakım nedenler vardır. Örnek olmak üze­re son soruyu, "Evrende amaçlılık var mıdır?" sorusunu ele alalım: Öğretim yılı süresince zamanımızın bir bölü­münü evle okul arasında geçiririz. Eğer büyük kentlerden birinde yaşıyorsak okula gitmek için otobüs, minübüs, dolmuş, tren gibi toplu ulaşım araçlarından yararlanırız. Durak yerleri, güzergâhları, hareket zamanları belli olan bu araçlar insanların güvenli, sağlıklı, hızlı ve rahat yolculuk etmeleri için üretilmişlerdir. Başka bir deyişle bu araçlar belli amaçlar için yapılmışlardır. Amaçlılık; giysiler, sıralar, kitaplar için de geçerlidir. Bundan ötürü nere­de üretilmiş bir nesne görsek onun bir amacı olduğunu düşünür ve nelerden oluştuğunu araştırmaya, anlamaya çalışırız.

    Evren hakkında da aynı şekilde düşünürüz; çünkü evrenin genel dengesi içinde de bir düzen vardır. Güneş her gün doğudan doğmakta, batıdan batmaktadır. Mevsimler birbirini izlemektedir. Hayvanlara içgüdüleri yol göster­mekte, yumurtlama zamanı gelen kuş hemen yuva yapmaya girişmektedir... Şair Melih Cevdet Anday (1915-2002) "Düzenli Dünya" adlı şiirinde bu duru­mu dile getirir.

    Bu düzenli dünya, düşünen kişileri etkilemekte ve onlarda şu soruyu sor­ma ve yanıtını arama gereksinimini do­ğurmaktadır: "Evrende bir amaçlılık var mıdır? Eğer varsa bunu düzenleyen bir varlık mevcut mudur?"
    Bitkiler ve hayvanlar gibi insanların da ölümlü olduğunu gözlemleyen in­sanoğlu "Ölüm varlığın ortak bir yasa­sı mıdır?", "Ölüm nedir? Sonsuza dek yok olmak mıdır?", "Yoksa ölenler, ya­şayanların göremedikleri bir yaşam mı sürdürüyorlar?" gibi başka sorular da ortaya koyar. Tüm bu ve benzer soru­lar, daha önce de belirttiğimiz gibi me­tafiziğin temel sorularını oluşturur.

    image073.jpg

    Resim 4.3: Melih Cevdet Anday (1915-2002)

    DÜZENLİ DÜNYA
    Bayılırım şu düzenli dünyaya
    Kışı yazı Bahan güzü
    Gecesi gündüzü sırayla.
    Ağaçlann kökü içerde
    Bütün ağaçlann kökü içerde
    Dağların başı yukarda
    Bütün dağlann başı yukarda
    İnsanların aklı başında
    Bütün insanlann aklı başında
    Beş parmak yeril yerinde
    Baş işaret orta yüzük serçe.
    Diyelim kalksa da serçe
    Orta parmağa doğru yürüse
    Ne haddine!
    ...
    Yahut ne olur koca bir dağ
    Başaşağı gelsin...
    Aman Allah göstermesin.
    Bayılırım şu düzenli dünyaya
    Altta ölüler
    Üstte diriler
    Gel keyfim gel!
  2. Demokritos

    Demokritos Yönetici Staff Member

    Katılım:
    19 Mar 2011
    Mesajlar:
    1.189
    Beğeni:
    6
    Ödül Puanları:
    38
    B. Ontoloji Açısından Varlık

    1. Varlığın Var Olup Olmadığı Problemi
    Varlığın var olup olmadığı ontolojinin temel problemlerinden biridir. Bu konudaki görüşleri iki kümede topla­mak mümkündür. Bunlardan biri "Varlık var mıdır?" sorusunu "Yoktur." diye yanıtlayan görüşlerdir: Nihilizm ve Taoculuk bu kümede yer alırlar. Diğeri ise varlığın "var olduğu"nu kabul eden öğretilerdir. Bunları da realizm adı altında toplamak mümkündür; ancak bu kümede toplananlar "varlık" problemini çok çeşitli biçimlerde ele almış­lar, bundan da çok farklı öğretiler ortaya çıkmıştır. Şimdi "Varlık var mıdır?" sorusunu "Yoktur." diye yanıtlayan ni­hilizm ile Taoculuğu ana çizgileriyle açıklayalım.

    Nihilizm
    Nihilizm Latince hiç anlamına gelen nihil sözcüğünden türetilmiştir. Türkçeye "hiççilik" ya da "yokçuluk" di­ye çevrilmektedir. Geniş anlamda nihilizm, hiçbir değer ve kural tanımayan görüşleri, hiçbir otoriteye boyun eğ­memek ilkesini benimseyen anlayışları dile getirir.

    Nihilizm 20. yüzyılda Rusya'nın dış ve iç olaylarla sarsıldığı bir dönemde ortaya çıkmıştır. Rus romancı İvan Turgenyev (1818-1883)'in "Babalar ve Oğullar" (1862) adlı romanıyla sözcük olarak yayılmış, Çernişevski (1818- 1889)'nin çabalarıyla siyasal bir öğreti niteliğini kazanmıştır.
    Siyasal bir görüş olarak nihilizm, toplum düzeni hakkında insanlara benimsetilmiş, doğruluğuna inandırılmış tüm fikirlere karşı çıkar. Eski yerleşik düzenin yerine yepyeni bir düzen kurmayı amaçlar. Nitekim çarlık dönemi Rusya'sında daha çok işsiz ve amaçsız genç aydınlardan oluşan ilk nihilistler Comte'un pozitivizmine sarılmışlar ve doğa bilimlerinin verilerine dayanan yeni bir toplumsal düzen kurmaya yönelmişlerdi. Siyasal nihilizmin bir çeşidi de toplumdaki her tür otoriteye karşı çıkar. Toplumun birey üzerinde hiçbir baskı kurmaması gerektiğini sa­vunur. Nihilizm bu biçimiyle individüalizm (bireycilik) ve anarşizmle birleşir.
    Nihilizmin önde gelen temsilcilerinden biri de Alman Filozof Friedrich Nietzsche (Fridrih Niçe, 1844- 1900)'dir. Nietzsche insanlığın birikimi olan kültür, ahlâk ve adalet standartlarını tümüyle yadsır. Onların yerine üst insana yakışan efendi ahlâkının konmasını savunur. Bu bağlamda sosyalizmi kölelerin baş kaldırışı olarak ni­teler. Hristiyanlığı da tanrı önünde insanların eşit olduğunu açıkladığı ve bireylerdeki irade gücünü yok ederek in­sanlığı küçük düşürdüğü için reddeder.
    Felsefede nihilizm, bilginin mümkün olduğu görüşünü reddeden, kendisinden kuşku duyulamayan hiçbir şe­yin olmadığını öne süren ve maddesel gerçekliğin varlığını yadsıyan bir öğretidir. "Varlık var mıdır?" sorusuna "Yoktur." diye yanıt veren bir görüştür. Nihilizmin kökleri İlk Çağ Yunan düşüncesine, özellikle sofist Gorgias (M.Ö. 483-375)'a kadar uzanır. Sicilyalı filozof "Varlık var mıdır?" sorusuna yanıtını üç önermede özetler:













    "Hiçbir şey gerçek (var) değildir." Varlık yokluk, yokluk da varlıktır. O hâlde var olan varlık yoktur.
    "Gerçek de (var da) olsa bilinemez." Var olan ve bu var olanın bilgisinden söz edebileceğimiz varlık ve bilgisi yoktur. Çünkü var olanın bilgisinin doğru olması gerekir; fakat doğru bilgi yoktur. O hâlde doğru yoksa bilgi de yoktur.
    "Bilinebilse bile dile getirilemez (başkasına bildirilemez)." Varlık var değildir. Var olmayanın bilgisi de yoktur. O hâlde var olmayanın ne kendisi ne de bilgisi düşünülebilir, anlatılabilir.


    Aynı zamanda bir hatip olan Gorgias, dinleyicilerinin doğru bilgiye sahip olduktan sonra görüşlerini gözden geçirmelerini sağlamak gibi bir amaç taşımıyor. Yalnızca muhakeme yoluyla merak uyandırarak onları etkileme­ye çalışıyor.

    Taoculuk
    "Varlık var mıdır?" sorusunu "Yoktur." diye yanıtlayan öğretilerden biri de Taoculuk (Taoizm)tur. Dış dünyada­ki varlıklar var olmasalar bile, gerçekten var olan bir varlıktan söz edilir. Bu Tao'dur. Taoculuk Çin'de yaklaşık M.Ö. 6. yüzyılda doğmuştur. Kurucusu Lao Tse (M.Ö. 570-485) adlı bir düşünürdür. Önceleri felsefî bir öğreti olan Taoculuk zamanla din şekline dönüşmüştür. Temel ilkeleri, günümüze kadar gelen "Çuang Tseu" adlı kitap­ta belirtilmiştir. Bu öğretiye göre Tao, evrenin düzenidir; bütün olayların kendisinden çıktığı sonsuz özdür. Ger­çek, tüm çeşitliliğine karşın tektir. Olaylar dış görünüşlerden başka bir şey değildir. Her şey görecelidir (rölatiftir). Aldatıcı dünya varlıktan yoksundur.

    Şu satırlar Taoculuğun varlık anlayışı hakkında bir fikir verebilir: Çuang Tseu adlı eserde, eserin kahramanı Çuang Tseu suda oynaşan balıkları görünce; "işte balıkların eğlencesi"der. Karşısındaki ise şu itirazda bulunur: "Sen balık değilsin ki balığın neyle eğlendiğini bilesin!" Çuang Tseu de şöyle der: "Sen de ben değilsin ki benim balıkların neyle eğlendiklerini bilmediğimi bilesin!"... "Eskiden 'varoluş'un birliği içinde başka varlıklarla kaynaşmış olduğumuza göre bu varlıkları da anlayabiliriz belki..."

    Taoculuğun ana ilkesi şudur: Tao'ya, yani doğaya göre yaşamak ve onun yasalarıyla özdeşleşmek. Taoculuğa göre insan düşünce, esrime (vecd) ve sezgi yoluyla ilk gerçek olan Tao ile birleşebilir. Tao ile birleşen kişi ise al­datıcı dünyadan uzaklaşır ve ölümsüzlüğe kavuşur.

    Realizm
    Realizm (gerçekçilik); edebiyat, sanat ve felsefede kullanılan bir terimdir. Edebiyatta realizm gerçeği olduğu gibi yansıtmayı amaçlayan bir akımdır. Bu akımı benimseyen yazarlar yaşamdaki olayları, kişileri ön yargısız, na- sıllarsa öyle yansıtmaya çalışırlar. Eserlerinde kendi yorumlarına yer vermemeye, anlattıkları olaylar ve kişilerle okuyucuyu baş başa bırakmaya özen gösterirler.

    Sanatta realizm denilince de yaşamı ve doğayı olduğu gibi yansıtmayı amaçlayan görüşler anlaşılır. Felsefe­de ise realizm başlıca şu görüşleri belirtir:
    Ontolojide realizm, dış dünyanın gerçekten var olduğunu ileri süren öğretidir. Bu öğretiye göre dış dünya biz­den bağımsız ve nesnel olarak vardır.
    Bilgi kuramı açısından realizm, bilen özneden bağımsız olarak var olan bir gerçekler (realiteler) dünyasının bulunduğunu ve bu gerçekler dünyasının bilgisine algı ya da düşünme yolu ile erişebileceğimizi benimseyen öğ­retidir. Realizmin karşıtı idealizmdir.
    Felsefe tarihinde realizm, sözcük anlamının tersi olan görüşleri dile getirmekte de kullanılmıştır. İlk Çağın ün­lü filozofu Platon'un "idealar kuramı" ile Orta Çağda "tümel kavramlar"ın gerçek varlıklar olduğunu öne süren görüş bunun örnekleridir. Şimdi bunlara değinelim:
    Platon'a göre idealar, gelip geçen şeylerin değişmez şekilleri, öncesiz ve sonrasız asıllarıdır, gerçek varlıklar­dır. Dış dünyadaki duyulur varlıklar ise ancak ideaların kopyası ya da gölgesidir. Platon gerçek varlık olarak ide- aları kabul ettiği için öğretisine "realizm" denmiştir.
    Orta Çağ filozoflarının üzerinde anlaşamadıkları tek bir sorun olduğu söylenebilir. O da "tümel kavramlar"ın gerçek birer varlık olup olmadıkları sorunudur. Bu konuda realizm, nominalizm ve konseptüalizm olmak üzere üç görüş ortaya çıkmıştır.

    Realizm, tümel kavramların bilincin dışında kendine özgü gerçek bir varlığı olduğunu ve bunların tekil nes­nelerden önce geldiğini ileri süren görüştür. Orta Çağda realizm, idealizm demektir.
    Nominalizm (adcılık); tümel kavramların, birbirine benzeyen varlıklara insanlar tarafından takılmış adlar ol­duğunu ileri süren görüştür.
    Konseptüalizm (kavramcılık); tümel kavramların kendi başlarına bir varlıkları olmadığını, bunların yalnızca düşüncel varlıklar olduğunu kabul eden görüştür.
    Bu üç görüşten realizm Orta Çağın ilk dönemlerinde, konseptüalizm skolâstik felsefenin en parlak dönemi olan 12. yüzyılda, nominalizm de skolâstiğin çöküş dönemi olan 14. yüzyılda egemen görüş olmuştur.

    2. Varlığın Ne Olduğu Problemi
    Varlığın var olduğu kabul edilince karşımıza kaçınılmaz bir soru çıkar. O da "varlığın ne türden bir varlık ol­duğu" sorusudur. Filozofların bu soruya yaklaşımları farklıdır. Onları şu gruplar altında toplayabiliriz:
    • Varlığı oluş olarak kabul edenler,
    • Varlığı idea olarak kabul edenler,
    • Varlığı madde olarak kabul edenler,
    • Varlığı hem madde hem de düşünce olarak kabul edenler,
    • Varlığı fenomen olarak kabul edenler...
    Şimdi varlıkla ilgili yaklaşımlardan doğan belli başlı öğretileri ve bu öğretilerin önde gelen temsilcilerini göz­den geçirelim.

    a. Varlığı Oluş Olarak Kabul Edenler
    İlk Çağ felsefesinde evrenin sürekli bir değişim, akış ve oluş hâlinde olduğunu ileri süren ilk düşünür Efesli Herakleitos (M.Ö. 540-480)'tur. Ona göre evrenin ana maddesi ateştir. Ateşten oluşan her şey yine ateşe döne­cek; ama ateş yeniden her şeyi yaratacaktır. Evrende durağan hiçbir şey yoktur. Her şey sürekli bir değişim, bir oluş içindedir. Doğa gibi insanın kendisi de bedeni ve ruhuyla sürekli bir değişim hâlindedir. Böyle olmasına kar­şın, söz gelimi bir ırmağı hep aynı ırmakmış gibi düşünürüz. Acaba gerçekten öyle midir? Herakleitos şöyle der: "İki kez yıkanamazsınız aynı ırmakta; üzerinden akan sular, şimdi yeni sulardır." Herakleitos'un dediği gibi bu arada akıp giden sular, onu başka bir ırmak yapmıştır.

    Herakleitos'a göre evren, boyuna akan, durmadan değişen, dönüşümlü olarak yok olup yeniden ortaya çıkan bir süreç, bir oluştur. Daha açık bir deyişle oluş vardır ya da varlık oluştur. Bu oluşa karşıt güçlerin çatışması ve bu çatışma sonunda ortaya çıkan uzlaşma (sentez) neden olur. Eğer bu karşıtlarla bunların arasındaki çatışma ya da savaş olmasaydı evrende nesneler de olmazdı. Örneğin; yaşam dişi ile erkekten gelir, otun yok olması koyu­nun yaşamasını sağlar, yorulmadan dinlenmenin değeri anlaşılmaz. Görüldüğü gibi oluş, karşıtların (canlı-cansız, iyi-kötü, aydınlık-karanlık vb.) çatışmasının sonucudur. Karşıtların çatışması her şeyin anasıdır. Bu görüşüyle Herakleitos, diyalektiği ilk ortaya koyan düşünür olmaktadır.

    Herakleitos'a göre evrende durağan ve değişmeyen bir şey bulunduğunu sanmak bir yanılgıdır. Sonsuz değiş­meler içinde değişmeyen tek şey değişmenin değişmezliği ilkesidir. Ona göre her değişim belli bir düzene, belli bir ölçü ve yasaya göre olur. Bu yasaya Herakleitos logos (evren aklı) diyor. Evrendeki tüm olaylara logos (akıl) egemendir. İnsan aklı, evrendeki oluşu yöneten bu genel aklın bir parçasıdır.

    Çağımızda varlığı oluş olarak kabul edenlerden biri de İngiliz matematikçi ve filozof Alfred N. Whitehead (Vaythed, 1861 -1947)'dir. Ona göre evrende mekanik bir düzenin geçerli olduğu görüşü yanlıştır. Evren sürekli bir oluş içindedir. Bu "oluş"ta her şey birbirine bağımlıdır. Her varlık, var olmak için başka bir varlığa muhtaçtır.
    Whitehead evrende, birbirini tamamlayan karşıt iki güç olduğu görüşündedir. Bu güçlerden biri evrene yaratıcılık, diğeri süreklilik olanağı verir. Böylece evren, canlı bir oluş olarak varlığını sürdürür. Whitehead bu gö­rüşünü şöyle dile getirir: "Evrenin akıp geçmekte oluşundan başka bir temel doğru yoktur."

    b. Varlığı idea Olarak Kabul Edenler
    Varlığın ilk ve en önemli öğesinin idea (düşünce) olduğunu öne süren öğretiye felsefede idealizm denir. İdealizm, var olan her şeyi düşünceye bağlayan, insan düşüncesinden bağımsız bir nesneler dünyasının ya da bir gerçekliğin varlığını yadsıyan felsefe öğretişidir.
    Felsefe tarihinde idealizmi savunan pek çok ünlü filozof vardır; ancak aralarında önemli farklar bulunur. On­ları birleştiren ortak nokta "maddenin gerçek olmadığı"dır. Başka bir deyişle idealizme göre madde bir hayaldir ve dünyadaki her şey zihinseldir.
    Şimdi varlığı idea olarak kabul eden filozoflardan Platon, Aristoteles, Fârâbî ve Hegel'in görüşlerini ana çiz­gileriyle açıklayalım.

    Platon (M.Ö. 427-347)
    İdealizmin kurucusu sayılan Platon, eserlerinin hemen tümüne sahip olduğumuz tek Yunanlı filozoftur. Bu bakımdan varlık, bilgi, etik, estetik, devlet vb. konulardaki görüşlerini kitaplarını okuyarak anlamamız mümkündür. Platon, varlık sorununu, gerçek varlığın "bir" ve "değişmez" olduğunu ileri süren Parmenides'in görüşleriyle Herakleitos'un "oluş felsefesi"ni birleştirerek çözmeye çalışmış ve ünlü idealar kuramını oluşturmuştur. Bu kura­ma göre birbirinden tümüyle farklı olan iki dünya (evren) vardır. Biri nesneler dünyası, diğeri idealar dünyasıdır. Birincisi sürekli olarak oluşan, değişen ve yok olan nesnelerin dünyasıdır. İkincisi öncesiz ve sonrasız (ezelî ve ebedî) olan ideaların dünyasıdır. Platon bu görüşünü ünlü mağara örneği ile açıklamıştır.

    Çok küçük yaştan beri bir mağaranın içinde yüzü duvara, sırtı mağaranın kapısına dönük, zincire vurulmuş bir insan tasarlayalım. Güneşli bir günde bazı varlıklar mağaranın kapısı önünden geçsinler. Güneşin etkisiyle bu varlıkların gölgeleri duvara yansır. Yüzü duvara dönük insan bu gölgeleri görünce onları "gerçek" sanır; çünkü in­san, örnekteki gibi, duyularla algıladığı "gölgeleri" gerçek kabul etmektedir.

    Platon'da varlık sorununun çözümü, böylece, iki dünyanın ayırt edilmesine dayanmaktadır. Bu dünyalardan biri var olanı ve hiç oluş hâlinde olmayanı, öteki ise hep oluş hâlinde olup hiçbir zaman var olmayanı içine almaktadır. Ona göre asıl varlıklar, hiç değişmeyen, hiç oluş hâlinde olmayan, hep kendi kendisinin aynı kalan varlıklardır. O bunlara idea adını veriyor. İdealar tüm varlıkların asılları, ilk örnekleridir. Öncesiz, sonrasız, tek ve yetkindirler. Asıl gerçek olan var­lıklar bunlardır. Günlük yaşamda gördüğümüz nesnelerse ideaların birer kopyasıdırlar; varlıkları sınırlıdır, zamanla değişir ve ortadan kalkarlar.
    Platon'a göre günlük yaşamda görülen her şey (iyi, güzel, insan, at, ağaç vb.)in bir ideası vardır. Tüm ideaların üstünde yer alan ise iyi ideasıdır.

    Platon iyi ideasından ne anladığını "Devlet" adlı eserinde şöyle belirtiyor: "İnsan onu kolay kolay göremez, görebilmek için de dünyada iyi ve güzel ne varsa hepsinin ondan geldiğini anlamış ol­ması gerekir. Görülen dünyada ışığı yaratan ve dağıtan odur. Kavranan dünyada doğruluk ve kavrayış ondan gelir, insan ancak onu gördükten sonra iç ve dış yaşamında bilgece davranabilir."

    Platon'u idealar kuramına, başka bir deyişle idealizme götüren düşüncelerin başında şu ikisinin etkili olduğu söylenebilir:

    • Nesneler dünyasının sürekli oluş ve değişme içinde olmasının, bilimin aradığı süreklilik ve kalıcılık özellik­lerini sağlayamaması,
    • Ahlâkî değerlerin, duyusal dünyanın kavramlarıyla açıklanamaması.

    image075.jpg

    Resim 4.4: Platon'a göre duyu organları aracılığı ile algılanan nesneler dünyası idealar dünyasının bir gölgesi (yansıması)dir

    Aristoteles (M.Ö. 384-322)
    Aristoteles de varlığın ilk ve en önemli öğesinin idea olduğu görüşündedir; ancak o, her şeyden önce bir do­ğa bilginidir. Doğayı olduğu gibi,yani duyu organlarımızın sağladığı biçimde tanımak ve bilmek ister. Bu özelliği, öğretmeni ve yakın dostu olan Platon'a felsefî yönden karşı çıkmasına yol açmıştır. Aristoteles bu tutumunu şöy­le açıklar: "Dostluk ve hakikat gibi iki iyi arasında hakikati yeğlemek gerekir." Gerçekten de filozof için başka bir seçenek olamaz.

    Aristoteles'e göre gerçek varlık, duyularımızın bize gösterdiği biçimdedir; değişken görünüşlerin (fenomenle­rin) içinde oluşan tözdür. Ona göre töz (cevher, öz) olarak var olan ne ideadır ne de maddedir. Bunları da içeren bütündür, bireydir. Duyularla algılanabilir her şey form kazanmış bir maddedir. Başka bir deyişle maddede ola­nak olarak var olan öz, form (idea) sayesinde gerçek olur. Örneğin, yapıldığı malzeme mermer (madde) olan bir heykeli yapan sanatçının zihnindeki heykel fikri (idea) mermerde vardır. Bu görüşüyle Aristoteles, Platon'un "nes­neler dünyası"ndan ayrı olarak varlığını ileri sürdüğü "idealar dünyası"nı yadsır. Platon'un yanlışı, gerçek varlığı, onu meydana getiren bireylerden ayrı olan idealarda görmesidir; maddeden (eşyadan) ayrı ideaların (formların) bulunduğunu ileri sürmesidir. Materyalistlerin yanılgıları da tözü (cevheri) maddeye indirgemeleridir.

    Aristoteles "gerçek varlığı" oluşturan nedenlerin neler olduğu üzerinde de durur. Ona göre yapılan her şeyin maddesel, formel, yapıcı (hareket ettiren) ve ereksel (teleolojik) olmak üzere dört nedeni vardır. Örneğin, bir heykel; 1) Heykelin yapıldığı bir madde (mermer, tunç ya da tahta), 2) Heykelcinin zihninde bulunan bir fikir (plan ya da örnek, idea), 3) Yapıcı ya da hareket ettirici neden olarak kol, el ve aletler, 4) Bunların tümünü hare­kete getiren ve onları güç hâlinden eylem hâline geçiren bir erek (amaç) bulunmasını gerektirir. Görüldüğü gibi Aristoteles'e göre varlık somut bir şeydir ve oluşumu dört nedene bağlıdır. Bu nedenlerden en önemlisi idea (form)dır. Madde ondan sonra gelir.

    Aristoteles'e göre canlı ile cansız arasında nitelik bakımından bir ayrılık yoktur. Sadece canlılar, cansızlara göre daha üst basamaktadırlar. Doğada bulunan her varlık -ister canlı isterse cansız olsun- madde ve biçim (form)den oluşur. İnsan da madde ve biçimden oluşmuştur. Beden madde, ruh biçimdir. Madde; toprak, su, hava ve ateş olmak üzere dört ana biçimde belirir (Empedokles'in görüşü). Bu dört ana öğenin yer değiştirmesi ve çar­pışması, dünyadaki öteki varlıkları meydana getirir. Bu bakımdan doğa sürekli bir oluş içindedir. Bu oluş belli bir ereğe yöneliktir. Başka bir deyişle varlıklar sürekli olarak bulundukları basamaktan üst basamağa çıkmak isterler. Söz gelimi; tohum ağaç, yumurta civciv olmak ister. Bu oluşumu başlatansa salt düşünce olan ruhsal bir ilkedir ki Aristoteles buna tanrı demektedir.

    Fârâbî (870-950)
    Varlığın idea olduğunu ileri süren filozoflardan biri de İslâm felsefesinin kurucusu Fârâbî'dir. Ona göre felse­fe "var olan"ın bilimidir, başka bir deyişle evreni önümüze seren bilimdir. Bu bakımdan felsefe yapmak, insanın kendisini ve evrenin amacını anlamaya çalışması demektir.

    Fârâbî varlık sorununu vacibülvücut (zorunlu varlık) kavramıyla çözmeye çalışmıştır. Ona göre yokluktan hiç­bir iz taşımayan, bir ve gerçek olan ilk varlık Tanrı'dır. Ondan daha önce, daha üstün varlık yoktur. Tanrı, var ol­mak için başkasına gereksinim duymaz. "Madde"si ve "suret (biçim)"i bulunmaz. Ondaki her şey bir olduğundan varlığının tanımı yapılamaz.

    Tanrı'da öz ve töz birdir. Tözü her ne ise özü odur. Özü her ne ise tözü odur. Başka bir deyişle öz ve töz yal­nız Tanrı'da birdir. Tanrı'nın yarattıklarında ise ayrıdır. Yaratılanların varlıkları vardır; ama var oluşları Tanrı'ya bağlıdır.
    Tanrı saf (mutlak) akıl, saf hayır (iyilik)dır. Öncesiz (ezelî) bilgiye sahiptir. Bilgisi en büyük gücüdür. İşte Tanrı'daki bu akıl ve bilgi tüm varlıkların yaratılış nedenidir. Her şey bir olan Tanrı'dan sadır olmuş (ortaya çık- mış)tur.

    Fârâbî'ye göre Tanrı'nın dışındaki bütün varlıklar kendi kendilerine var olmayan, var olmak için bir başkasına muhtaç olan varlıklardır. Varlıklar içinde Tanrı'ya en yakın olan varlık akıl, en uzak olan varlık maddedir. Böyle­ce Fârâbî bir yandan varlığın ilk ve en önemli öğesinin akıl, düşünce (idea) olduğunu savunmakta; öte yandan Tanrı ile evreni birbirinden ayıran İslâm inancını doğrulamaktadır. Fârâbî bu görüşleri ile kendinden sonra gelen doğu ve batı düşüncelerini büyük ölçüde etkilemiştir.

    Hegel (1770-1831)
    Alman idealizminin son büyük düşünürü Georg VVilhelm Friedrich Hegel (Georg Vilhelm Fridrih Hegel) varlı­ğı idea olarak kabul eder. Hegel tüm varlığın kendisinden çıktığı şeyin evrensel bir gerçek, bir idea olduğu ve mad­desel olmayan bu ideanın tek tek bütün varlıkları kapsadığı görüşündedir. Ancak bu evrensel varlık (idea) bazı fi­lozofların, örneğin Platon'un sandığı gibi değişmeyen, ne ise öyle kalan bir şey değildir. Tam tersine evrensel var­lık sürekli bir değişme ve gelişme hâlindedir. Hem doğa hem de insan bu değişme ve gelişme sonucu ortaya çık­mıştır. Başka bir deyişle evrenin gerçekliği ideanın tek tek varlıklar hâlinde belirmesinden ve biçimlenmesinden doğmuştur. Tüm var olanların temelinde bulunan bu ilkeye Hegel "idea", "akıl", "ruh", "töz" ya da "tin(geist)" der.

    Ona göre mutlak ruh ya da tin bir oluş, bir gelişme, bir evrim içindedir. Bu da diyalektik (tez-antitez-sentez) yoluyla gerçekleşir. Hegel, Herakleitos'tan farklı olarak bu gelişimin bir amacı olduğu görüşündedir. Bu amaç, ru­hun kendisini tam olarak gerçekleştirmesidir.
    Hegel'e göre her şeyin temelinde bu evrensel ilke vardır. Bu ilkeyi kısaca şöyle açıklayabiliriz: Gerek doğa ge­rekse tarih, karşıtların (tez-antitez) çatışması ve bir bireşime (senteze) ulaşmasıyla ilerler. Bu bireşim zamanla te­ze dönüşerek karşıtını (antitezini) yaratır ve onunla çatışmaya girer. Bu da yeni bir senteze yol açar. Bu süreç böy­lece sürüp gider. Ayrıca idea, tek tek varlıkların çeşitliliği içinde kaybolmaz. Düşünen zihinde (ruhta) yeniden kendisini bulur. Örneğin, doğa farklılaşmış bir ideadır. Bu nedenle doğada çokluk görülür. Bu, ideanın kendine "yabancılaşması"dır. Ne var ki doğadaki çokluktan biri olan "insan" doğadaki öteki varlıklardan yavaş yavaş sıy­rılarak kendi kendisinin bilincine varır. Bütün varlığın temelindeki ideaya yönelir. Böylece evrensel varlığın "bir" ve idea olduğu gerçeği insanoğlunun düşüncesinde yeniden ortaya konur.

    c. Varlığı Madde Olarak Kabul Edenler
    Filozoflar evreni, doğayı, insanı açıklamaya yönelirken farklı iki gerçeklikle karşılaşmışlardır. Bunlardan biri gözle görünen, elle tutulan, zaman ve uzay içinde yer alan maddesel gerçekliktir. Diğeri göremediğimiz, dokunamadığımız, ölçemediğimiz sayılar, fikirler gibi düşüncel gerçekliktir.

    Filozoflar varlığın madde ve düşünce niteliğinde olduğunu belirledikten sonra şu sorunun yanıtını aramaya başlamışlardır: "Madde ve düşünceden hangisi daha önemlidir, hangisi diğerinden daha önce gelir?" Bu soruyu "Madde daha önemlidir, varlığın ana öğesi maddedir." diye yanıtlayanlara felsefede "materyalist" denir. Buna gö­re materyalizm (özdekçilik, maddecilik) evrendeki tek tözün (cevherin) madde olduğunu, maddenin düşünceden bağımsız olarak var olduğunu ve bütün varlıkların maddeden türediğini ileri süren öğretidir.
    Tanımdan da anlaşılacağı gibi materyalizme göre madde, yani bizi çevreleyen nesneler bizden bağımsız ve öncesiz (ezelî) olarak vardır, var olmak için düşünceye muhtaç değildir. Tersine, madde olmadan düşünce var ola­maz. Bu da bedenden bağımsız ve ölümsüz bir düşüncenin olamayacağını gösterir. Materyalizm maddeyi önce­siz ve bağımsız bir töz olarak kabul ettiği için tanrının varlığını tanımaz.

    Materyalizmin geçmişi çok eskilere, felsefenin ilk temsilcilerine kadar uzanır. Nitekim Thales her şeyin aslı­nın su, Anaximenes hava, Herakleitos ateş olduğunu öne sürmüşler ve evrendeki tüm varlıkları bir ilk madde­ye dayanarak açıklamayı denemişlerdi. Böyle olmakla birlikte materyalizmi bir sistem, bir öğreti hâline getiren Demokritos'tur.

    Demokritos (M.Ö. 460-370)
    Mekanist bir görüşe sahip olan Abderalı (Trakyalı) Demokritos, İlk Çağ materyalizminin önde gelen bir tem­silcisidir. "Atomculuk (atomizm)"un kurucusu sayılır.

    Demokritos'a göre evren afomlardan oluşmuştur. Atomlar öncesiz ve sonrasızdırlar, yani baştan beri vardırlar. Onlar ne oluşmuşlardır ne de oluşacaklardır. Kimyasal nitelik bakımından birbirlerinin aynıdırlar; yer kaplarlar, gözle görülmezler ve bölünmezler. Bundan ötürü atomların niteliksel bir değişmeye uğramaları olanaksızdır. Ni­celik bakımından ise farklıdırlar; birbirlerinden biçim ve büyüklük yönünden ayrılırlar.
    Atomlar boşlukta (uzayda) değişik hızlarla sürekli hareket hâlindedirler. Birbirleriyle çarpışmaları ve birbirleri üzerindeki basınçları sonucu sınırsız şekiller hâlinde birleşerek evreni ve evrendeki şeyleri oluştururlar. Demokri­tos'a göre kaba ve ağır hareket eden atomlar toprağı, hareketleri hızlı olan ince atomlar suyu ve havayı oluştur­muşlardır. Ay, Güneş ve yıldızlar ise atomların çarpışması sonucu ortaya çıkan çevrinti sonucu boşluğa fırlayıp tu­tunmuş olan taş yığınlarıdır.

    Demokritos evrenin bir "düzen"e girmesinin kendiliğinden olamayacağını, bu düzeni sağlayacak bir "güç"ün olması gerektiğini öne süren filozoflara karşı çıkar. Düzenin kendiliğinden oluşabileceğini savunur. Bu fikrini açık­lamak için gösterdiği örneklerden biri şudur: "Harman yapılırken buğdayı samanından ayırmak istersem ha­vaya savururum. Bu yolla, ağır oldukları için buğday taneleri bir tarafa, hafif olduğu için saman diğer bir tarafa ayrılır. Bu tamamıyla mekanik bir olaydır. Evrende de bu yasa geçerlidir. Bu bakımdan evre­ni düzenleyen bir 'güç'ü ayrıca kabul etmeye gerek yoktur. Çünkü mekanik yasalar aynı şeylerin kendi­liğinden bir yere birikmesini sağlıyorlar..." Görülüyor ki Demokritos'a göre evrenin "oluş"unda ne bağımsız bir "güç" ne de bir "rastlantı" rol oynamaktadır. Evrene zorunluluk egemendir. Tüm varlık, maddesel olan atom­ların "mekanik" bir şekilde birleşmesinden oluşmuştur. Demokritos'un öğretisi Epikuros (M.Ö. 341-270) ile Lucretius (Lukresyus, M.Ö. 95-55) tarafından devam ettirilmiştir.

    Hobbes (1588-1679)
    Thomas Hobbes (Tomas Hobs) felsefede materyalizmi, etikte haz ahlâkını, siyasette monarşiyi benimseyen İngiliz filozoftur. En tanınmış eseri "Leviathan"dır. Leviathan, Tevrat'ta geçen bir canavarın adıdır ve Hobbes'ta her şeye egemen olan devletin simgesidir.

    Francis Bacon'ın empirizminden etkilenen Hobbes'a göre dünya, mekanik hareket yasaları tarafından yöneti­len cisimlerin bütünüdür. İnsan ve hayvan bu bütünün bir parçasıdır. Onların fiziksel ve ruhsal yaşamları da tü­müyle mekanik hareket yasalarına bağlıdır. Bu bakımdan dünyada ruh, melek, tanrı diye bir şey yoktur. Bunlar imgelemin ürünüdür.

    [​IMG]

    Resim 4.5: Yeni Çağın ilk materyalist felsefesini kuran Hobbes, evreni madde ve devinimle açıklamıştır.

    Hobbes'a göre evrende töz (cevher) olarak yalnızca madde vardır. Felsefenin konusunu bu madde, daha açık bir deyişle maddenin biçim almış durumu olan cisimler oluşturur. Cisimler de ancak gözlem ve deney yoluyla incelenir. Madde­nin dışında kalanlar -tanrı, ruh gibi- ise ilâhiyata ait inanç konularıdır.

    La Mettrie (1709-1751)
    Bir filozof ve hekim olan Julien Offray de La Mettrie (Julyen Ofrey dö la Metri) Hobbes gibi, evreni oluşturan tözün (cevherin), başka bir deyişle değişenlerin özünde değişmeden kalanın madde olduğu kanısındadır. En tanınmış eserleri "Ruhun Doğal Tarihi" ile "Makine İnsan"dır. Filozof, "Ruhun Doğal Tarihi" isimli eserdeki düşünceleri yüzünden Fransa'dan, "Makine İnsan" isimli eserini yayımlayınca da sığındığı Hollanda'dan ayrılmak zorunda kalmıştır.

    La Mettrle'nin materyalizmi Descartes'ın mekanist doğa felsefesi ile Locke'un duyumculuğuna dayanır. Ona göre doğada madde ile onun hareketlerinden başka bir şey yoktur. İnorganik dünya gibi organik dünya (bitkiler, hayvanlar, insanlar) da yer kaplayan, hareket gücü ve duyumlama yeteneği olan maddeden oluşmuştur. Bu ba­kımdan insan ile hayvan arasında nitelik farkı bulunmaz. Buradaki fark yalnızca bir derece farkıdır. Daha açık bir deyişle insan ile hayvan ya da bitki ile maden arasında özde hiçbir fark yoktur.
    Nitekim La Mettrie yurttaşı Descartes'ın hayvanları birer otomat saymasını doğru bulur. Ancak kendisi bunun­la yetinmez, bir adım daha atarak insanların da birer makine olduğunu ileri sürer. Aradaki fark insanın daha karmaşık bir makine oluşudur. Bununla beraber Descartes'tan şu noktada ayrılır: Descartes hayvanlarda düşünme yeteneği olmadığı kanısındadır. Maddede hareket gücü ve duyumlama yeteneğinin varlığını savunan La Mettrie hayvanlarda da düşünme yeteneğinin varlığını ileri sürer.

    Görüşlerinin mantıksal sonucu olarak La Mettrie'ye göre insan, doğaüstü bir Yaradan'ın yarattığı ayrıcalıklı bir varlık değildir. Diğer hayvan ve bitki türleri gibi insan türü de birdenbire meydana gelmemiştir. İnsan bugünkü bi­çimini en ilkel organizmalardan derece derece, gittikçe daha yüksek organizmaları çıkaran doğal evrime borçlu­dur.
    19. yüzyılda hem doğa bilimlerinde hem de toplumsal bilimlerde büyük gelişme oldu. Bu gelişmenin sonu­cunda La Mettrie'nin ve öteki mekanist materyalistlerin görüşlerinden bazıları bilimsel verilerle çelişir duruma düştü. Bunun üzerine Karl Marx mekanik materyalizmin eksik ve hatalarından arınmış yeni bir kuram geliştirme girişiminde bulundu. Şimdi Marx'in bu kuramını görelim.

    Karl Marx (1818-1883)
    Marx (Marks) bir Alman filozoftur. Yaşamı zor koşullar altında geçmiştir. Düşünce ve eylemlerinden ötürü Almanya'dan ayrılmak zorunda kalmış, Fransa ve Belçika'dan sınır dışı edilmiş, sonunda Londra'ya yerleşmiş ve orada ölmüştür. Eserleri arasında en ünlüsü "Daskapital (Sermaye)"dir.

    Marx, materyalist Ludwig Feuerbach (Foyerbah, 1804-1872) ile idealist Friedrich Hegel'den etkilenmiştir. Do­ğanın düşünceden bağımsız olarak varlığını savunan materyalizmle Hegel'in geliştirdiği diyalektik yöntemi birleş­tirmiş ve diyalektik materyalizm denen yeni bir kuram oluşturmuştur.

    [​IMG]

    Resim 4.6: Karl Marx'ın felsefesi, dünyayı anlama ve açıklama ile yetinmez, onu değiştirmeyi de amaçlar. Bu özelliği ile Marksizm geleneksel felsefelerden ayrılır.

    Marx'a göre Hegel'in en önemli yanı, her şeyin değişme ve hareket hâlinde birbirine bağlı olduğunu düşün­mesi ve Herakleitos'ta görülen diyalektik yöntemi geliştirmesidir. Hegel'e göre düşünce (ruh) ve doğa (evren) sürekli değişim içindedir ve bu değişmede düşüncenin yeri ve önemi önde gelir. Başka bir deyişle düşüncede meydana gelen değişmeler maddedeki değişmelere yol açar. Marx'ta Hegel gibi evrenin diyalektik biçimde (tez- antitez-sentez) geliştiği görüşündedir. Ne var ki Marx'a göre Hegel,"Düşüncelerdeki değişmeler maddelerde­ki değişmeleri yaratır." derken yanılmıştır. Çünkü bize düşünceleri veren maddelerdir ve maddeler (nesneler) değiştiği için düşünceler değişmektedir. Böylece Marx, "diyalektik idealizm" yerine "diyalektik materyalizm" ku­ramını getirmiştir.

    Diyalektik materyalizmde doğa ve insana ilişkin bütün olgular düşünce ya da ruhtan bağımsız olarak ele alınır. Bu kurama gö­re ilk varlık maddedir. Düşünce (ruh) maddeden sonra gelen ve ona bağlı olan varlıktır. Başka bir deyişle madde düşünce­den önce vardır ve var olmak için düşünceye (ruha) gerek­sinimi yoktur. Düşünce maddesel bir gerçeklik olan beynin ürünüdür. Evren hareket hâlinde maddedir. Bu madde ça­tışma ve çelişmelerden geçerek varlıkları ortaya çıkarmıştır. Öyleyse maddenin bir geçmişi, bir şimdisi, bir geleceği ya­ni tarihi vardır.
    Doğada hiçbir şey şu andaki gibi değildir; her şey geç­mişte birtakım değişikliklere uğramıştır, gelecekte de uğraya­caktır. Aynı kural insan ve toplum için de geçerlidir. Kısaca ev­ren olmuş bitmiş bir şey değildir, diyalektik biçimde ilerleyen bir süreçtir. Evrende bilinmez diye bir şey yoktur; yalnızca henüz bilinme­yen şeyler vardır. Onlar da bilim ve teknolojide ilerlemeler sağlandıkça, bilinenler arasında yerlerini alacaktır.
    Diyalektik materyalizm ile mekanik materyalizm arasında önemli farklar vardır. Mekanik materyalizm nes­neleri kendi başlarına ve değişmez özellikleri olan varlıklar olarak görür. Evrenin, değişmeyen bu parçalardan meydana geldiğini ileri sürer. Oysa diyalektik materyalizm nesneleri karşılıklı ilişkileri ve çelişkileri içinde ele alır. Bu kurama göre hiçbir şey durağan değildir. Her şey oluşur, sürekli değişir ve yok olur. Değişmiyor gibi gö­ründüğü zaman bile her şey kendi içinde belirli bir değişim ve dönüşüm halindedir.

    Diyalektik materyalizm yalnızca doğayı açıklamakla yetinmez, onu değiştirmek gerektiğini ve insanın bunu başarabilecek yetenekte olduğunu savunur. Diyalektik materyalizmin tarihe ve topluma uygulanması tarihsel materyalizm diye adlandırılmıştır. Şimdi bu kuramı kısaca açıklayalım.
    Bilindiği gibi Hegel'e göre tarihsel gelişim diyalektik yolla gerçekleşiyordu. Bu gelişimde etken olan "tin" ya da "akıl", başka bir deyişle "düşünce" idi. Ona göre tarihteki gelişmeyi düşünsel değişimler belirliyor ve madde­sel değişmelere neden oluyorlardı.

    Hegel gibi Marx'a göre de tarihin karşıtları çöze çöze ilerleyen bir gidişi vardır. Ancak, Hegel'in sandığı gibi düşünsel değişimler, maddesel değişimleri yaratmazlar. Tam tersine maddesel değişimler, düşünsel değişim­lere neden olurlar. Marx'a göre tarihteki gelişimi belirleyen temel etkenler olan ekonomik ilişkiler, ekonomik güç­ler ve üretim araçları alt yapıyı; toplumun sınıflara ayrılışı, siyasal erkin dağılımı, hukuk yasaları, ahlâk, din, eği­tim kurumları vb. üst yapıyı oluştururlar. Tarihsel materyalizme göre tüm tarihsel ve toplumsal olayların belirleyi­ci nedeni ekonomik olaylar, başka bir deyişle alt yapıyı oluşturan etkenlerdir.
    Filozof olduğu kadar ekonomi bilgini de olan Marx, özel mülkiyetin kaldırılmasını, tüm ürün ve malların ortaklaşa kullanılmasını savunmuş ve komünizmi bir öğreti (doktrin) durumuna getirmiştir. Bunda Alman filozof Friedrich Engels (1820-1895)'in de büyük katkısı olmuştur.

    ç. Varlığı hem "Madde" hem de "Düşünce" Olarak Kabul Edenler
    Bazı filozoflar varlıkta hem maddesel hem de tinsel şeylerin olduğu görüşündedir. Descartes da bunların ön­de gelenlerinden biridir. Burada konu başlığına iyi bir örnek olan Descartes'ın madde ve düşünce ya da beden ve ruh sorununu nasıl ele aldığını açıklayacağız.

    René Descartes (1596-1650)
    Descartes'ın üzerinde durduğu konulardan biri de varlık sorunudur. Ona göre birbirinden özce, yapıca ayrı iki töz vardır. Bunlardan biri ruh diğeri maddedir. Ruh düşünen, madde yer kaplayan bir tözdür. Madde yer kap­lar; ama düşünemez. Ruh ise düşünür; ama yer kaplamaz.

    Varlığın, birbirine indirgenemeyen iki tözden oluştuğunu kabul eden düşünürlere felsefede düalist (ikici) de­nir. Düalist filozofların çözümlemede zorluk çektikleri sorun şudur: "Nasıl oluyor da birbirinden özce ve yapıca ayrı olan iki töz (ruh ve madde) etkileşim içinde olabiliyorlar? Başka bir deyişle, insanın maddesel yönü olan
    bedeni ile tinsel yönü olan ruhu birbirleriyle nasıl ilişki kurabiliyor?" Descartes bu konuya inandırıcı bir çözüm getirememiştir.

    Descartes'ın öğretisini benimseyerek izinde gidenler (Bunlara Kartezyen ya da Dekartçı denir.) bu güçlüğü çözmeye çalışmışlardır. Örneğin, bir Kartezyen olan Hollandalı Spinoza (1632-1677) Descartes'ın iki töz anlayı­şına karşı çıkar. Beden ile ruhu, Aristoteles gibi, bir ve aynı gerçekliğin iki ayrı görüntüsü olarak kabul eder. Ona göre tek töz vardır. O da tanrı, eş deyişle doğadır. Spinoza varlıkla ilgili tek töz (cevher) kabul ettiği için monist (tekçi) bir filozoftur.
    Descartes'ta hem idealizm hem de materyalizm yan yanadır. Onun, varlığı düşünceden, bilinçten yani özne­den (süje) yola çıkarak açıklaması (Düşünüyorum öyle ise varım.) idealist akımların; hayvanları birer otomat sayması (makine hayvan) -La Mettrie'nin "Makine İnsan"ında gördüğümüz gibi- materyalist akımların gelişmesini sağlamıştır.

    d. Varlığı "Fenomen" Olarak Kabul Edenler
    19. yüzyılda bir yandan kritisizm, öte yandan pozitivizm, metafiziği felsefenin dışına itmişti. Kritisizmin kuru­cusu olan Kant, felsefenin gerçek amacının dünya hakkındaki bilgilerimizi genişletmek değil, insan hakkındaki bilgilerimizi derinleştirmek olduğunu vurguluyor; varlık, tanrı, ruh gibi deneyüstü şeyleri inceleyen metafizikle gerçek bilgiye erişilemeyeceğini dile getiriyordu. Pozitivizmin kurucusu olan Comte da yalnızca duyu organları­mızın bize sağladığı olguları (fenomenleri) bilebileceğimizi, fenomenlerin oluşturduğu bilginin de saltık (mutlak) değil, göreli (rölatif) olduğunu belirtiyor; deneyden gelen bilgilerin dışında hiçbir şeyi bilemeyeceğimizi ileri sü­rüyordu.

    20. yüzyıla girerken bu anlayışa karşı tepkiler yoğunlaştı. Felsefenin geleneksel disiplinlerinden olan metafizi­ği yeniden kurma girişimleri hız kazandı. Bu girişimlerden biri Alman filozof Edmund Husserl (Edmont Huserl, 1859-1938)'ın kurduğu fenomenolojidir.

    Fenomenoloji, hem özün bilinebileceğini ileri süren bir öğreti hem de öze ulaşmak için yararlanılan bir yöntemdir. Öz, fenomenin dolaysız, bir tür sezgi ile kavranabilen içeriğidir. Varlığı "fenomen" olarak kabul eden Husserl'e göre, bilincimiz kendi algı aktlarıyla yönelmiş olduğu nesneyi anlayabilir, onu somut özelliklerinden ayıklayarak özünü kavrayabilir ve bu özü betimleyerek ortaya koyabilir. Daha açık bir deyişle bilincimiz nesnelerin özünü bir öz sezgisiyle kavrayabilir, duyu organlarımızca algılanan nesnelerin ötesinde bulunan ve nesnel özlerden oluşan ideal özler alanına ulaşabilir.

    Fenomenolojinin konusu duyu organlarımızla algıladığımız varlıklar değildir. Bu varlıkların arkasında bulu­nan değişmez nesneler, eş deyişle "öz"lerdir. Bunu bir örnekle açıklayalım: Psikologlar dış dünya ile ilgili bilgilerimizin duyum ve algılardan geldiğini belirtirler. Onlara göre, söz gelimi daire kavramı, Güneş'i ya da ara­ba tekerleklerini görerek oluşmuştur. Oysa fenomenolojiye göre daire, bireylerin duyumundan bağımsız bir özdür.

    Varlık konusunda Platon'un öğretisine dayanan Husserl, öznel idealizmi benimseyen bir filozoftur. Bilginin, nesne üzerine yönelen öznenin bilincinden başka bir şey olmadığı görüşündedir. Fikirleri çağdaş felsefede, özel­likle varoluşçuluk (egzistansiyalizm) üzerinde etkili olmuştur.

    image081.jpg

    Resim 4.7: İtalya'daki Anagni Katedralinin yer altı kemerlerine işlenmiş bir duvar resmi (fresk)nde düşünsel tarih, insan yaşamının dört farklı dönemiyle benzerlik kurularak konu edilmektedir. Bu resimde insan, dinsel doğruları sorgulayarak kendisini çevreleyen dünya üzerine derin kavrayışa yönelen bir varlık olarak ele alınmaktadır.

Sayfayı Paylaş

Bu konu daha önce şu kelimeler aranarak bulundu:

  1. varlık türleri nelerdir

    ,
  2. reel ve ideal varlık descartes

    ,
  3. varlik felsefesi amaclilik ve mekanizm konusu

    ,
  4. varlık değişken midir,
  5. farabiye göre varlık değişken midir,
  6. varlıkı vardır fikrini hangi akım benimser