Volney – Yıkıntılar

0
942
Volney - Yıkıntılar

Türk padişahı Ahmet’in oğlu Abdülhamit’in saltanatının on birinci yılında, zafer kazanmış olan Ruslar, Kırım’ı alıp İstanbul’a giden kıyılara bayraklarını diktikleri sıralarda, Osmanlı İmparatorluğu’nda yolculuk yapıyor; eskiden Suriye ve Mısır krallıkları olan eyaletlerde dolaşıyordum.

Bütün dikkatimi toplum olarak yaşayan insanların mutlulukları üzerinde toplayarak kentlere giriyor, içinde oturanların göreneklerini inceliyordum; saraylara sokuluyor, yönetenlerin ne yol tuttuklarına bakıyordum; köylerde dolaşıyor, toprağı eken insanların yaşam koşullarını inceliyordum. Her yerde yoksulluk gördüğümden dolayı, üzüntü ve nefret içinde, yüreğim parçalanıyordu.

Her gün, yolumun üstünde, boş bırakılmış tarlalar, terk edilmiş köyler, yıkılmış kentler buluyordum: Çoğunlukla eski anıtlarla, tapınak, saray, kale, yıkıntılarıyla, sütunlar, su kemerleri, mezarlarla karşılaşıyordum; bu görünüm, ruhumu geçmiş zamanlara dalıp onları düşünmeye sürükledi; içimde ağırbaşlı ve derin düşünceler uyandırdı.

Asi ırmağı kıyılarındaki Humus kentine vardım. Burada, çöllerin ortasındaki Tüdmür (Palmira) kentinin çok yakınında olduğumu anlayınca, herkesin anlata anlata bitiremediği anıtlarını gözlerimle görmeye karar verdim. İn cin geçmeyen yerlerde üç gün yaya giderek, mağaralar ve mezarlarla dolu bir koyağı geçtikten sonra, ovaya çıkınca, insanı şaşkınlık içinde bırakan yıkıntılarla karşılaştım: Sayısız dikili sütunlar, bizim parklarımızdaki ağaçlı yollar gibi, düzgün sıralar halinde, göz alabildiğine uzanıyordu. Bu sütunların arasında, kimi yarı çökmüş, kimi olduğu gibi kalmış büyük yapılar vardı. Toprağın her yanı, ince bir işçilikle oyulmuş beyaz mermer yıkıntılarıyla, yuvarlak, dört köşeli sütunlar, sütun başlıkları ve saçaklarla kaplıydı. Bu yıkıntılar boyunca, üç çeyrek saatlik bir yürüyüşten sonra, eskiden güneş için yapılmış bir tapınak olan geniş bir yapının avlusuna girdim. Kulübelerini tapınağın önündeki alana kurmuş yoksul Arap köylülerine konuk oldum. Bütün bu yapıtların güzelliklerini birer birer anlayabilmek için, birkaç gün burada kalmaya karar verdim.

Ovayı kaplayan anıtlardan her gün birini görmeye gidiyordum. Düşüncelere daldığım bir akşam, mezarlar koyağına kadar uzanmıştım; koyağı saran tepelere çıktım; bu tepelerden bir bakışta, hem bütün yıkıntılar, hem de çölün sonsuzluğu görülüyordu. Güneş batmak üzereydi; Suriye tepelerinin uzak ufuklarında, hâlâ kırmızımsı bir örtünün izleri vardı: Doğudaki yusyuvarlak ay, mavimsi bir zemin üzerinde, Fırat’ın düz kıyılarından yükseliyordu; gökyüzü lekesizdi; durgun, tatlı bir hava vardı. Günün sönmekte olan ışığı, karanlıkların korkunçluğunu hafifletiyor, gecenin çıkmaya başlayan serinliği, tutuşmuş toprağın kızgınlığını gideriyordu. Çobanlar, develerini yerlerine götürmüşlerdi. Boz toprağın üstünde, artık hiçbir canlılık görülmüyordu. Çölü derin bir sessizlik kaplamıştı; yalnızca, uzun aralıklarla, bazı gece kuşlarının, çakalların çığlıkları işitiliyordu… Karanlık, gittikçe artıyordu; batan günün ışığında, artık, gözlerim de duvarlarla sütunların beyazımsı düşlemlerinden başka bir şey ayırt edemiyordu. Bu ıssız yerler, bu durgun akşam, bu görkemli sahne, ruhumu dinsel bir esrikliğe gömdü. Koca bir kentin ıssız görünümü, geçmiş zamanların anısı, bugünkü durumla karşılaştırma; bütün bunlar beni derin düşüncelere sürükledi. Devrilmiş bir sütunun üstüne oturdum; dirseğim dizime dayalı, elim başımda, gözlerimi ara sıra çöle doğru çevirerek, ara sıra da yıkıntılardan ayırmayarak derin bir düşleme daldım.

Derin düşüncelere dalış Kendi kendime, “Eskiden, burada zengin bir kent gelişmiş; burası, güçlü bir imparatorluğun başkenti olmuştu” dedim. Evet! Şimdi bu denli ıssızlaşan bu yerlerin surları içinde, eskiden, canlı bir kalabalığın uyandırdığı bir devingenlik vardı; bugün ıpıssız olan yollarda, eskiden canlı bir kalabalık dolaşırdı. Şimdi acı bir sessizlik içine gömülü olan bu duvarlarda, eskiden, sanatçıların sesleri, sevinç ve bayram çığlıkları durmadan çınlardı; bu birbiri üstüne yığılmış mermerler, eskiden, görkemli saraylardı; bu devrilmiş sütunlar, tapınaklara ayrı bir güzellik verirdi; bu yıkılmış galeriler, büyük alanlar oluştururdu. Dinsel olan saygı ödevleri ve geçim kaygısı yüzünden kalabalık bir budun, buraya akın ederdi. Zevkler yaratmakta olan bir sanayi, bütün ülkelerin zenginliklerini buraya çekerdi; Tir arguvanının Serik’in değerli ipliğiyle (2), yumuşak Keşmir kumaşlarının Lidya’nın görkemli halılarıyla, Baltık amberinin Arap kokuları ve incileriyle, Ofir altınının Tüle kalayıyla burada değiştirildiği görülürdü.

İşte bu güçlü kentten, kala kala, şimdi burada yalnızca üzüntü veren bir iskelet var! Geniş bir imparatorluktan, yalnızca karanlık ve boş bir anı kaldı! Bu büyük kapıların altında kaynaşan kalabalık, yerini bir ölüm yalnızlığına bıraktı. Gürültülü alanlara mezarların sessizliği çöktü. Bu ticaret kentinin görkemli zenginliği, çirkin bir yoksulluğa dönüverdi. Kralların sarayları yabanıl hayvanlara in oldu; tapınakların eşiklerine sürüler yayıldı; tanrıların mihraplarına pis sürüngenler yuva yaptı!… Ah! Bunca ün nasıl söndü? Bunca yapıt nasıl ortadan kalktı: Demek insanların yaptıkları şeyler böyle hiçe dönermiş; demek uluslarla imparatorluklar böyle yok olurlarmış!

Geçmiş zamanların tarihi kafamda canlandı: Bu ülkelerde yirmi ünlü budunun yaşadığı yüzyılları anımsadım; Dicle kıyılarındaki Asurluyu, Fırat kıyılarındaki Kaldeliyi, İndus’tan Akdeniz’e dek egemen olan Pers’i düşündüm. Şam, Edom, Kudüs, Samera krallıklarını; dövüşken Filistin devletlerini; ticaret yapan Finike cumhuriyetlerini bir bir saydım. Kendi kendime, bugün hemen hemen ıssız kalmış olan Suriye’de o zamanlar yüz güçlü kent vardı, diyordum. Kırları köylerle, kasabalarla doluydu (3) Nereye bakılsa, yalnızca ekilmiş tarlalar, işlek yollar, sık sık evler görülürdü. Ah! O bolluk, o yaşam çağları nerede kaldı: İnsan elinin yarattığı bunca parlak şey ne oldu: O Ninova kaleleri, o Babil surları, o Persepolis sarayları, o Baalbek ile Kudüs tapınakları nerede? O Tir’in donanmaları, Arad’ın tezgâhları, Sidon’un işlikleri, o bir yığın gemici, kılavuz, tüccar, asker nerede? O çiftçiler, o hasatlar, o sürüler; insanların yarattığı ve yeryüzüne gurur veren bütün o güzel şeyler nerede? Yazık! Bu yıkık toprağı baştanbaşa dolaştım! Eskiden bunca görkeme sahne olmuş yerleri gezdim; yüzüstü bırakılıştan, ıssızlıktan başka bir şey görmedim… Eski budunları, onların yapıtlarını aradım; yürüyen bir adamın ayağı toz üstünde nasıl iz bırakırsa, ben de bunların ancak izlerini görebildim. Tapınaklar çökmüş, saraylar yerle bir olmuş, limanlar dolup tıkanmış, kentler yıkılmış; üzerinde insan kalmayan toprak da üzüntü verici bir mezarlıktan başka bir şey değil… Ulu Tanrı! Bu uğursuz ve köklü değişiklikler nereden geliyor? Bu ülkelerin talihi niçin bu kadar değişti? Neden bunca kent yıkıldı? Neden bu eski budunlar hiç çoğalamadılar; döllerini sürdüremediler?

Kendimi böyle düşlemlere kaptırınca, kafamda durmadan yeni düşünceler uyanıyordu. Her şey, dedim, düşüncelerimi çıkmaza götürüyor; gönlümü karışıklık ve kararsızlık içinde bırakıyor. Bu ülkeler, insanlara şan ve mutluluk veren şeylerden yararlanırken, buralarda oturanlar “kâfir” budunlardı: Molok tanrısına kurban olsun diye adam öldüren Finikeli, bütün ülkelerin zenginliklerini surları içine toplardı; bir yılanın karşısında yere kapanan Kaldeli zengin kentleri boyunduruğu altına alır, kralların saraylarını, tanrıların tapınaklarını soyardı; ateşe tapan Pers, yüz ulustan cizye toplardı; güneşle yıldızlara tapan bu kentin insanları da, bunca lüks ve gönenç anıtları kurarlardı… Sayısız sürüler, verimli tarlalar, bol hasatlar, Tanrı korkusunun ödülü olabilecek her şey, bu putataparların elindeydi; şimdi bu dağlarda Tanrı’ya inanan kutlu budunlar oturduğu halde, her yeri ıssızlık, kısırlık bürümüş. Şimdi bu kutsal ellerde bulunan bu toprak, böğürtlenle pelin otundan başka bir şey vermiyor; insan, üzüntüler içinde ekiyor; gözyaşlarından, kaygılardan başka bir şey devşirmiyor; savaş, açlık, veba sırayla buraya saldırıyor… Oysa bu budunlar, peygamberlerin çocukları değiller mi? Bu Müslüman, bu Hıristiyan, bu Musevi, Tanrı’nın seçtiği, tanrısal iyilikler ve mucizelerle dolu budunlar değiller mi? Öyleyse niçin, bu ayrıcalıklı ırklar, aynı tanrısal iyiliklerden artık yararlanmıyorlar! Şehitlerin kanlarıyla kutsallaşmış olan bu topraklar, niçin eski nimetlerden yoksun kalıyor? Niçin bu nimetler, buradan sürülerek, yüzyıllardan beri başka uluslara, başka ülkelere göçmüşler?

Bunun üzerine, Eski Asya’nınkilerden Avrupa’nın en yenilerine dek, dinleri, görenekleri bambaşka olan budunlara, sırasıyla dünya egemenliğini verdiren derin değişiklikleri kafamdan geçirirken, doğduğum toprağın adı, içimde Yurt duygusunu uyandırdı; gözlerimi oraya döndürerek, bütün düşüncelerimi onun bıraktığım zamanki durumu üzerinde topladım.

Yurdumun cömertçe ekilmiş topraklarını, pek iyi yapılmış yollarını, kalabalık kentlerini, bütün denizlere yayılmış donanmasını, iki Hindistan’dan gelen haraçlarla dolu olan limanlarını anımsadım. Ticaretinin canlılığını, denizciliğinin genişliğini, anıtlarının zenginliğini, halkının kurduğu sanayiyi ve güzel sanatları, eskiden Mısır ile Suriye’de bulunan bütün benzerleriyle karşılaştırınca, eski Asya’daki parlaklığı bugünkü Avrupa’da yeniden bulmam, bana zevk veriyordu. Ama biraz sonra, en son bir karşılaştırmayla, düşlemimin çekiciliği bozuldu. Seyretmekte olduğum yerlerde de eskiden aynı canlılığın bulunduğunu düşününce, kendi kendime, “Bizim ülkelerimizin de…” dedim, “…bir gün böyle yüzüstü bırakılmayacağını kim bilebilir? Bugün, Seine, Times, Züderze kıyılarındaki bunca zevk kasırgası içinde, yığın yığın coşkuya karşı, gözle gönül güçsüz kalırken, günün birinde, benim gibi, bir yolcunun tek başına dilsiz yıkıntılara oturmayacağını, budunların külleri üzerine ve büyüklüklerinin anısına gözyaşı dökmeyeceğini, kim kestirebilir?”

Bunun üzerine, gözlerim yaşla doldu; paltomun yenini başıma çekerek, insanlık konusunda karamsar düşüncelere daldım. Üzüntümden, “Ah zavallı insan!” dedim, “Yaşamın kör yazgının elinde oyuncak olmuş! Uğursuz bir güç, ölümlülerin alınyazısı üzerinde, gelişigüzel yargısını yürütüyor. Ama hayır; bunlar Tanrı adaletinin yerine gelen buyruklarıdır! Gizemli bir Tanrı, anlaşılmayan yargılarını uyguluyor! O, bu toprağı, besbelli, gizli bir ilence çarptırdı; eski kuşaklara olan hıncından, bugünküleri yıkıma uğratıyor. Ah! Tanrılığın derinliklerini araştırmayı kim göze alabilir?”.
Derin bir üzüntü içinde, öylece kaldım.

Volney – Yıkıntılar

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here